Şark Görevi

Mesleğini eline yeni almış bir doktorun "Şark Görevi'ni" tamamlamak için gittiği Doğu'da istemeden içerisine düştüğü bir aşk meselesi ve bu meselenin hayatına yansıyan akisleri...

Şimdi neden yazıyorum, yazmam ne kadar doğru, gerçi yazmalı mıyım onu da bilmiyorum? Aslında söyleyebileceğim tek söz, hiçbir şeyi doğru zamanda bilmediğim! İçimde bir sızı bir merhamet bir acıma var! Dur hayır ağla….maya….cağım! ……. Ağladım!.. Gözlerim yaşla dolsa da bu sefer gerçekle yüzleşeceğim. Yazmalıyım, yazmalıyım… Bu genç bedenimin kaldıramayacağı kadar ağır bir ruhu taşıyorum. Ruhumun bu soğuk yorgunluğu hiç sönmez sandığım o gençlik ateşimi nasıl da söndürdü, Tanrım hâlâ anlamış değilim! Bu genç benim ne kadar da ağır geliyor bu yük! Ve artık dayanamıyorum ruhum sanki yirmi yıl daha yaşlı nüfus cüzdanımda yazan rakamdan. Anlıyorsunuz değil mi beni? İçimde tutamayacağım artık! Kimseye anlatmaya da cesaretim yok. Başka çarem kalmadı yaşadıklarımı dinlemelisiniz siz ey sayfalar!
Saatin kaç bilmiyorum ama gece yarısını çoktan geçti. Sabahtan beridir hiçbir şey yemedim, sadece bir paket cigara içtim o kadar…..ve belki de iki üç kadeh devirmişimdir. Affedin ama başka şekilde asla cesaret bulamazdım.
Her şey tıp fakültesinden mezun olduktan sonra başladı. Bir yıl gece gündüz ders çalışmıştım, sınavım da çok iyi geçmişti. Sonuçlar açıklandığımda çok heyecanlı idim. İdik desem daha doğru. Annem, babam, sevgilim, arkadaşlarım hepimizde ayrı ayrı heyecanlar vardı. Neyse burası artık önemli değil. Sonuçta kazanmıştım! Artık resmi olarak devlette çalışıyordum. Ama önce halletmem gereken bir sorun vardı: Şark görevi! Çevremdeki herkesin aksine bu görev benim için bir sorun değildi. Çünkü İstanbul’da doğup büyümüş biri olarak benim Anadolu’nun bana katacak çok şeyi olduğuna inanıyordum. – Ama kast ettiğim tecrübe yaşadıklarım değildi.- Şimdi bir serüvene başlıyordum üstelik çok sevdiğim işimi de yaparak. Aman ne sevinç ne mutluluk! Şimdi düşünüyorum da herkeste bir çekingenlik bir tereddüt bir huzursuzluk vardı. Ama kendimi o kadar kaptırmıştım ki gözlerim kimseyi gömüyordu. Yoksa……. bunu yazamayacağım sanırım……….. evet, evet, belki de o yüzdendir. Sevgilimin o kadar gitme, tekrar düşünelim demesine rağmen ben kesin kararımı vermiştim. Belki de kız arkadaşım ben onu dinlemeyip gittiğim zaman kafasında ilişkimizi bitirmişti bunu şimdi bilemiyorum! Fakat oraya gittiğim zaman, ne zaman konuşabilmeyi başardık ise hep sesinde bir soğukluk bir mesafe vardı. Onu dinlemediğim için bana gönül koyduğunu kırıldığını düşünüyordum. Belki de öyledir kim bilir..!
Şimdi asıl hikâyemize geçeli değil mi? Yemin etmiştim o lanet o uğursuz yerin adını bir daha azıma almayacağıma ama size söylemem sayılmaz sanırım, değil mi sayfalar? Mardin: Midyat!
Dört yıl kadar önce idi. Midyat’a gittiğim de çok mutlu ve neşeli idim. Hastanedeki odama çok geniş ve rahattı. Kulağıma çalınan göre benden önceki doktor torpilliymiş. Burnu havada bir adammış. Hiç kimse burada onu sevmiyordu. Geldiğim zaman burası bayram yeri gibi idi. Hastabakıcı Nuran Hanım o doktor bozuntusu, şerefsiz Alper, olacak adamın gidişini kutluyoruz, ant vermiştik diyordu. Bir de fazladan bir yıl daha kaldıydı haysiyetsiz demişti. Bunu duyunca mutlu olmuştum. Demek görev süresi biten hemen kaçmıyor ne güzel diyordum. Aptal çocuk! Başına geleceklerden habersiz ne kadar da mutlu!
Kısa süre içinde hastanenin yakınında bir de ev bulmuştum. Minimini bir ev! Manzarası güzeldi. Mardin’in o ihtişamlı sade taş evlerini görüyordu. İlk günler, hevesle her hastaya ben koşuyordum. Aman yarabbi nasıl bir aptallık! Hastanedeki diğer doktorlar bile artık kendi hastalarını bana yolluyor kendileri koltuklarında tembelliğe alışmış vücutlarını hiç bozmuyorlardı. Biliyordum ama umursamıyordum. Bir hevesle doktorluğumun ilk günlerinin heyecanıyla neşe içinde görevimi yapıyordum. Emekliliklerini bekleyen diğer iki doktorun yanında benim ilk gençlik ateşim dur durak bilmiyordu. Sabahtan öğlene kadar hastaneye gelen hastalar, öğlenden akşama kadar benim gittiğim hastalar bitmiyordu. İçimde ne ateş varmış öyle inanamıyorum! Yorgunluk nedir bilmeden bir dakika durmadan çalışıyordum. Şimdi olsa…
Öyle hastalarım vardı ki dertlerine deva olamadığım, acılarına şifa olamadığım onlara kalbimin en derin köşesinden merhamet nağmeleri okuduğum. En acı olanı ise ağlamak yerine o hastaların çehrelerine bakıp gülümsemek, iyileşmedikleri halde bugün biraz daha iyisiniz maşallah demekti. Hem onlar hem ben bu yalanın farkındaydık ama hiçbirimiz bunun aksini söyleyemiyorduk. Mesleğimin ilk uçuşlarında böyle umutsuz vakalar insanı hem mustarip ediyor hem de insan olduğumuzu hatırlatıyordu. Hatta hatırlatmakla kalmıyor bize haddimizi bildirircesine bizden daha üstün daha kudretli bir ilahi gücü beleğimize kazımamıza yardımcı oluyordu. Her gittiğim hastada bir parçamı bırakıyor, ruhum çaresizlik gözyaşları döküyordu. Nasıl dayanıyordum şaşırıyorum..! Ama gittiğimde bu sefer bir şeyler farklı olacak diye düşünüyor hevesle koşuyordum. Bir söz var ya…… şey neydi aklıma gelmedi….. şey işte umutla ilgili söz yok muydu? Neyse artık pek bir önemi olduğunu sanmıyorum. Dur, bir dakika şurada bir yerde bir şişe olacaktı! Ne yapayım içmeden devam edemeyeceğim affedin beni sayfalar…
Evet, geldim nerede kalmıştım? Ha hatırladım! Böyle umutla umutsuzluk arasından koşarken beni en çok hüzünlendiren bir hastam vardı: Zelal…
Henüz yeşermiş bir fidan, mutluluk koşuşunu henüz atmış bir ceylandı o. Ama ölüm döşeğinde idi. Her geçen günde biraz daha soluyordu. O esmer teninde baygın bir beyazlık vardı ki insan neden, neden rabbim neden onu öldürüyorsun ona merhamet et, ona acı, demekten harap ederdi. Ama nerde? Çevresinde onu anlayan hiç kimse yoktu. Şerefoğlu aşiretinin tek gülü, Emin Ağa’nın biricik kızı, biçare Zelal…
Güzelliği tüm Midyat’ta bilinmekteydi. Belki de tüm Mardin de! Ama ne değişir bu onun hastalığına iyi gelmiyordu ki. Hatta zamanla anlamıştım ki hatalığının sebeplerinden birisiydi. İnce, zayıf hastalıklı vücuduyla o kederli bakışları birleşiyor ve insanı ister istemez isyana götürüyordu. -Nerden bulaşmıştım ben bu hastaya Allah’ım çıldıracağım şimdi.- Mardin’e yerleştiğimin ikinci haftası başlayan bu gidip geliş tam iki ay sürdü. Ve büyük maceram bir sabah odamda bir hastayı muayene etmiş, reçetesini yazarken odamın kapısı kırılırcasına çalınması ile başladı.
İçeri bir hışımla ilk bakışta tanıyamadığım bir adam girdi. Bu Emin Ağa’nın büyük oğlu Fırat’ın şoförü Kâmil Efendi idi.
-Hayrola Kâmil Efendi bir sıkıntı mı var?
-Doktor Ağam, Emin Ağam sizi istiyor!
-Daha öğlen olmadı ki Kâmil Efendi hem zaten bugün Zelal’in muayene güne de değil. Emin Ağa beni niye istiyor?
“Ben orasına bilmem Doktor Ağam, bana doktoru hemen çağır gelsin dendi. Ben ne denildiyse onu yapıyom.” demişti.
Hastaya döndüm göz göze geldik ne o ne ben bir şey diyebilirdik ki emir büyük yerden gelmişti bir kere. Midyat’ın en büyük aşiretlerinden Emin Ağa’nın emri idi bu. Hemen çantamı hazırlayıp aşağıda beni bekleyen arabaya bindik. Hayatında hiç unutamadığım birkaç zamanlardan birini yaşıyordum. Ya fenalaştıysa? Ya öldürse? Hayatımda en çok istediğim doktorluk mesleğine kavuşmak için bile bu kadar dua etmemiştim. Geçen her dakika bir ömür gibi geliyordu. Her nefes alışımın ciğerlerimi yaktığını hissediyordum. Bir gül daha yaşamı tanıyamadan geri dönmüştü özüne, toprağa. Dakikalar geçtikçe artık bir şey hissetmemeye düşünmemeye başlamıştım. Sadece dua… Bildiğim bütün duaları ardı ardına sıralıyordum. Tanrı’ya bu taze gülün yaşaması için yalvarıyordum. Araba durup da kapı açılınca ayaklarımın mıhlanmış olduğunu gördüm. Ellerim ise titriyordu. Şaşırmıştım. Afallamıştım. Ruhum kalkıp hastaya koşmak isterken bedenim put kesilmişti. Böyle kaç dakika durdum bilmiyorum ama Fırat Ağa’nın o tok sesiyle irkildim.
“Hadi Doktor Bey, acele edin!” diyordu. Bende ettim. Merdivenleri ikişer üçer çıkarak merdivenlerin hemen yanındaki Zelal’in odasına ulaştım. İçeri girdiğimde evin ahalisini Zelal’in yatağının etrafını sarmışken buldum. Benim içeri girmemle ahali yatağın etrafından çekilerek Zelal’i görmemi sağladılar. Zelal yatağından hafifçe kakmış sırtını yastığına dayamıştı. Anlayamadım. Bir an nerde olduğumu anımsayamadım. Etrafıma bakmıştım. Herkes bana bakıyor ve gülümsüyordu!
-Nerde kaldın be Doktor Bey, bir gelemediniz!
-Affedin Emin Ağa anca gelebildik.
-Bak şuraya gördün mü? Zelal kızımızın maşallahı var bugün! Gel bak bi iyileşmiştir artık!
Hiçbir şey dememiş hemen çantamdan aletlerimi çıkarmıştım. Zelal’in yüzünde bir tebessüm vardı. Allah’ım görebilen için insanı öldürürdü bu. O tebessümü hâlâ unutamadım ve ömrüm boyunca da unutmayacağıma eminim. Yolda çektiğim acıların bir anda unutturan bu acı tebessüm insanı boğuyordu. O anda nasıl feryat edipte bağırmadığıma şaşırıyorum işte şimdi yine. Muayene ettikten sonra gerçekten de hastanın iyileşme kat ettiğini görünce şaşırmış müthiş bir sevinç yaşamıştım. O zaman anlayamadığım bu iyileşmeyi daha sonra çok acı bir şekilde öğrenecektim.
-Maşallah Emin Ağa hastaya ne verdiniz bilmiyorum ama bu onu iyileştirmeyi başarmış.
-Hanife Bacı’nın et suyunda kaynamış mercimek çorbası! Hahahahahahaha…
Bir Ağa’ya hiç yakışmayacak bir yumuşaklık ile gülüyor. O güldükçe etrafındaki ahali de gülüyordu. Ben de neye güldüğümü anlamadan gülmeye çalışarak gülümsemiştim.
-Desene o zaman düğün vakti geldi!
-Ne düğünü Ağam kim evleniyor? Anlayamamıştım.
-Kim evlenecek Doktor Bey, benim Zelal’dan başka everecek evladım mı var?
Şok olmuştum bir Zelal’e bir Emin Ağa’ya bakıyordum. Nasıl olur Emin Ağa bu kız daha hasta iyileşmedi. Ben doktoru olarak buna müsaade edemem. Bu şekilde evlenemez daha yataktan kalkacak hali bile yok, demiştim bir çırpıda.
-Sana sormadık Doktor evlenip evlenmemesini!
Herkes bu sözü söyleyen evin küçük oğlu Emrah’a dönmüştü. Ferhat Ağa, “Emrah” diyerek kendisinden büyüklerin olduğu yerde cevap vermenin kendisine düşmeyeceğini hatırlattı. Sonra dönüp bana,
-İki aydır erteleniyor düğün artık yapmak zorundayız hem damat tarafı homurdanmaya başladı diye cevap verdi.
İşte o zaman gözlerim gözlerinde acı tebessüm bulunan Zelal’in gözleri ile kesişmişti. Beynimde zoklayan “İki aydır erteleniyor…. iki ay….. iki ay” kelimeleri bana Zelal’in en gizli sırrını ifşa etmişti. Evet ya ben daha önce nasıl da anlayamamıştım! Kız seviyor, elbette tüm kalbiyle birini seviyordu. Ama babası ve abileri onu başka bir adamla, hiç istemediği biriyle evlendireceklerdi. Bu ona öyle ıstırap öyle acı vermişti ki hastalanıp ölümün pençesine düşmüştü. Ama bundan kaçış yoktu. Kim bilir sevdiği çocuk nerelerde idi. Nerelerde o da bu imkânsız aşkın ateşi ile yanıyordu. Ölüyor, ölüyor tekrar diriliyordu. Yoksa… Belki de ölmüştü! O zaman Zelal nasıl iyileşmişti? Belki de ondan bir mektup almış ve evlenmeden önce kaçmaya karar vermiş idiler. Evet, evet böyle olmalıydı muhakkak demiştim kendi kendime. Hatta Zelal’ın gözlerindeki o acı tebessüme bakınca bundan emin olur gibiydim. Ama gerçeklerin gün yüzüne çıkması o kadar da uzun sürmedi!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.