Çilekeş Kardeşler | Ekonomik Keriz

İnsanın yaşı kaç olursa olsun her zaman bir inancı ve o inanç için ettiği bir mücadelesi vardır. Alper ile Agâh yaşlarına rağmen hep hayalleri, hedefleri olan iki kardeşti. Fakat bu hayaller sadece kendilerine hizmet ediyordu. Ta ki hayal kurabilmelerinin önünü açan, onları bu yaşlarına kadar tek sıkıntı çektirmeden getiren babalarının bir hayali olduğunu öğrendikleri ana kadar. Düşündüler ki anne ve babalarının kendilerine özel bir hayali olduğunu hiç duymamışlardı. Gönül Hanım ve Salim Bey’in dilekleri hep çocukları içindi. Onların büyük unvan sahibi bireyler olup ülkelerine ve topluma hizmet ederek kendilerini gururlandırmalarını dilemişlerdi hep. Salim Bey ilk defa kendi için bir şey dilemiş ve bunu yaparken de farkında olmadan yine çocuklarına iyilik etmişti. Onlara yeni bir hedef ve işe yaradığını hissetme bilinci kazandırmıştı.

Alper son görüşmelerinden sonra Leyla’yı bu defa aramamıştı. Mesaj dahi atmadı. Aslında bunun iki sebebi vardı. Biri neden kırıldığını bilmemesi diğeri de başka bir meşguliyeti olmasıydı. Para bulmaları gerekiyordu. Hem de tam 12.000 lira! Bu para ortalama bir aile için çok büyüktü. Hele ki iki lise öğrencisi için çok çok büyük. Verdikleri ilk karar işlerine yönelmekti. Alper hem af dilemek hem de para istemek için Malamatspor Kulübü Başkanı Külhan Beyli’nin kapısını çaldı. Aslında çalamadı çünkü zil bozuktu. Fakirlik hat safhadaydı. Kapıdan döndü. Agâh’ın işine dönmek istediler ama onun geliri olan bir işi yoktu.

“Agâh biraz kafanı kullansaydın şimdi milyonerdik. Meslektaşların Adriana Lima’yı tavlıyor, sen hâlâ bir sonbahar akşamında yere düşen yaprağı yazıyorsun.” diyerek isyan ediyordu Alper. Agâh gülerek, “Adriana Lima’nın bu kadar vizyonsuz olduğunu bilseydim erken davranırdım.” dedi.

“Birinden borç isteyelim.” diyerek akıl verdi Olcayto. Göz göze gelen kardeşlerin buna hiç gönlü yoktu çünkü Salim Bey borç harç işlerinden hiç haz etmezdi. Hem kim borç verecekti bizim işsiz güçsüz oğlanlara?

“Oğlum zaten işsiz güçsüz adama borç verilir.” diye kendini savunan Olcayto bombayı patlattı, “Tefeciden isteyelim, en temizi.” dedi ve bunun en temiz yol olduğuna Agâh ile Alper’i de ikna etti. Don atlet yolda helak olmuş şekilde karşılarına çıkan ihtiyar bir adama sordular en yakın tefeci nerede diye. Sanki bankamatik soruyorlar. Adam bir yeri gösterdi ve bizim oğlanlar da gitti Olcayto önderliğinde. Lüks, ışıl ışıl bir binanın önünde durduklarında kapıdaki üniformalı güvenlik görevlisi seslendi,

“Buyurun gençler, ne aradınız?”

“Tefeciyi sorduk, sizi gösterdiler.”

“Olur mu, biz bankayız.”

“Olur, hiç olmaz olur mu? Olmaz olsun!”

Alper’in önerisi sonrasında içeri girdiler ve kredi çekmek istediklerini belirttiler. İkizler 18 yaşında oldukları için soyulmaya müsait durumdaydı. Gişeleri solda bırakarak iki kat çıktıklarında bireysel müşteri hizmetleri yazan bir odada buldular kendilerini. Çaylar, kahveler… hizmette sınır yoktu. Karşılarındaki kadın da son derece güzel ve kibardı.

“Bizim ihtiyacımız olan miktar 12.000 TL .” dedi Alper. “Tabii beyefendi, siz isteyin yeter ki.” dediğinde kadının bu kibar ve iyimser tavrı bizimkileri de rahatlatmıştı. Üstlerindeki gerginliği atıp devam ettiler.

“Geri ödemesi nasıl oluyor peki?” diye sordu Agâh ama kadın bunun lafı bile olmayacağını söyleyerek önce belgeleri hazırlamak istedi. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki Alper ile Agâh vahşeti simgeleyen bir sözleşme bulmuşlardı ellerinde.

“12.000 TL alıyoruz ve 25.000 TL mi ödüyoruz?”

“Yani… öyle bir şey efendim.” kadın küçümseyici bir tavırla.

“Affedersiniz hanımefendi, siz her organize soygun şebekesinin yem olarak sunduğu güzel, çekici ve naif olan tetikçilerden misiniz?”

“Hayır beyefendi biz bankayız. Bakın.” dedi arkasındaki büyük levhayı göstererek, “Soru Bankası.”

“Bak ya biz soyguncu dedik banka çıktı. Cevap anahtarları ne zaman doğru çıktı ki?”

Kadın karşısındaki gençleri anlamaya çalışırken camekan odanın baktığı koridorda dört kişi göründü tek sıra halinde. Üçü boyunlarına kravat bağlamaya çalışırken diğeri de onları tembihliyordu.

“Hemen gidiyorsunuz, evde ne var ne yok boşaltıyorsunuz. Acımak yok. Polisi de alın yanınıza. Evde bir şey yoksa evin reisini tutuklarlar. Kimse bizim bankamıza borç takamaz!”

Bunu işittikleri gibi koşar adımlarla çıktılar dışarı. Olcayto içinde kalan ukdeyi dışarı vurmak istiyordu. Kapıda bekleyen güvenlik görevlisine, “Yaralı parmağa bile işemezsiniz siz be.” diyerek seslendiğinde o kibar adamın ağzından şu söz çıktı, “Bizde ziyan edecek idrar yok. Bakarsın bir gün teste lazım olur.”

Kapılar bir bir yüzlerine kapanıyordu yine. Zaten böyle bir dönemde bankadan kredi çekmek, beli silahlı tefeciden borç almaktan daha tehlikeliydi. Çilekte vitaminken beni eken ailenin bahçesinde duymuştum, “Kravatlı mafyalardan korkacaksın.”

Öğleden sonra hem tıraş olmak hem de ağız yoklamak için Burhan Bey’in kapısını çalmıştı kardeşler. Dükkana girdiklerinde secdede sola selam verişinin hemen ardından gözleriyle karşıladı yeğenlerini Burhan Bey. Yılların esnafıydı Beşiktaş’ta. Agâh ve Alper sadece amcaları olduğu için değil, Malamat dışında iki güzel yer görmek için geliyordu onun yanına. Kısa bir sohbetin ardından durumu anlayan Burhan Bey,

“Ah yeğenlerim, kolay mı bu zamanda para bulmak? Hayret, ağabeyim hiç bahsetmedi bana bundan.” dedi ve devam etti, “Ekmek artık aslanın ağzında değil, kuyruğunda. Önce kızdıracaksın, bir punduma getirip ağzına atlayacaksın, yutkunmasına karşı gelip pis boğazına katlanarak kuyruğa geleceksin bir de pırtlatmasını bekleyip oradan çıkacaksın falan zor iş. Bu devirde emeğinle girdiğin bir işte bile kirlenmeden parayı bulamıyorsun.” dedi ve hemen peşine de patlattı kahkahayı. Sonra da ayağa kalkarak, “Tuvalete gidiyorum, var mı bir isteğiniz?” diye sordu ve aynı şekilde gülerek gitti. Tıraşın ardından oradan da ümidi kesip çıktıklarında hava yine çok soğuktu. Öyle ki yüzlerinde mimik oynatamıyorlardı. Kuaförün yanında tezgahını açan Seyyar Recep’i fark ettiler.

“Recep ağabey sen bizi mi takip ediyorsun, ne işin var Beşiktaş’ta?”

“Para nerede ben oradayım Agâh. Görüyorum ki üşüyorsunuz. Alın!” diyerek uzattı iki tane bere. Ücretini aldığı gibi koşarak gözden kayboldu. Alper ve Agâh bereyi kafalarına geçirdiğinde bunun bir maske olduğunu da anlamışlardı. Yolda iki tane soyguncu gibi yürüyorlardı ama yüzleri ısınmıştı. Malamat’a yaklaştıklarında Alper farklı yöne doğru ilerleyerek eşyalarını toplamak için tesislere gitti. Dönüşte yolda yürürken büyük bir kalabalığın ortasında bulmuştu kendini. Kalabalığın içinde deli gibi yırtınan bir adam ve etrafında da polisler vardı. Sonra kalabalıktan biri Alper’i gösterdi, “Orada!” diye. Komut almış gibi ayrılarak açılan kalabalığın içinden çıkan polisler silahlarına sarılarak, “Adi hırsız, kaldır ellerini!” diye bağırdı. Sanki tutuklayıp ceza kesecekler. Merkeze götürüp hal hatır sormak için bu kadar prodüksiyona ne gerek var ki? Alper şaşkınlıktan elindeki çantayı bırakarak kaldırdı ellerini. Yırtınan adam çantayı göstererek, “Param içinde olmalı.” dedi.

“Durun ben hırsız değilim!” diyordu Alper. Titreyerek açtı çantayı ve spor malzemelerini gösterdi.

“O zaman neden o lanet maskeyi takıyorsun?”

“Üşüyorum.”

***

***

“Oğlum bu kadar zor olmamalı. Nasıl para bulacağız biz?” derken bir yandan da arama motoruna bir şeyler yazıyordu Agâh. Alper yaşadığı travmayı atlatmaya çalışırken midesinin kazındığını hissetti. “Agâh sen cips almayacak mıydın?”

“Para yetmedi hacım.”

“5 TL vardı, nasıl yetmedi?”

“Cipse zam gelmiş oğlum. Yıllara meydan okuyan Doritos ve Ruffles artık 2.50 TL değil, 4,25 olmuş! Poşet almayı da unutmuşum yanıma. Bir cipse 4,50 TL harcamak istemedim.” derken eve yeni gelen Salim Bey de 1 kilo patatese 7 TL ödemekten dert yanıyordu.

“Nasıl olur ya? Ulan zevkimizi doyuracak parayı bulamıyoruz arayışımıza bak. Şu poşet işi ne zaman normalleşecek? Bu lanet olası şey zararlıysa yok edilsin marketler de bez poşete geçsin. Paralı yapınca gerek kalmıyor mu kullanmaya?”

“Bez poşete geçmek marketleri zarara sokarmış.”

“Hep bize girsin zaten.” dedi ve neyse diyerek konuya dönülmesini istedi. Olcayto halen işin gırgırındaydı.

“Organlarımızı satalım.”

“Saçmalama Olcayto. Organ satılmaz, bağışlanır. Ayrıca ne sende bu gevşeklik?”

“Buldum oğlum buldum. Biz saf gibi dolanıyoruz sabahtan beri. Şu anda 135.000 TL’miz var, haberiniz yok.”

“Nasıl ya?” sorusuna “Beni takip edin.” diye cevap verdi ve dediği de yapıldı ama bu kadarı da beklenmiyordu. Arkadaş bitemedi gitti yol. Finalde de kendilerini Taksim’de devasa bir binanın önünde buldular. Kapıda da kalın puntolarla, “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası” yazıyordu.

“Banka mı soyacağız?”

“Hakkımızı alacağız!”

Olcayto kararlı, ikizler ise son derece şaşkındı. Hatta anlamsız bir şekilde yürüyorlardı peşinden ama bu defa uzun sürmemişti yürüyüş. Daha yolun başında durdurulmuşlardı. Takım elbiseli, eli yüzü düzgün bir genç,

“Nasıl yardımcı olabiliriz?” diye sordu ve Olcayto’nun hamlesini merak edenler kervanına biri daha eklenmişti. Vallahi ne yalan söyleyeyim ben de merak ediyordum ve acı o anda geldi. Olcayto arkadaşlarına gülümseyerek baktı, sonrasında da gence dönerek,

“Biz kendi payımıza düşen milli gelirimizi istiyoruz.” dedi.

Evet bunu gerçekten de dedi

Evet bunu gerçekten de dedi. Agâh başka bir duvara, Alper de başka bir duvara dayandığı gibi sürünerek bırakmıştı kendini yere. Ben de elim olsa yüzümü kapatırdım ama yok işte.

“Ne demek çık dışarı kardeşim? Yıllarca tarih derslerinde anlattırmayı biliyorsunuz. Ekonomimiz şöyle büyüdü, böyle iyiyiz diye. Hani kişi başına düşen milli gelir 27.550 dolardı? Versene paramı! Anca lafta değil mi?”

“Kardeşim o öyle bir şey değil!”

“Ne değil ya? İhtiyacım var diyorum. Sokaklara mı düşeyim? Ayyaşlara yem mi olayım? Versenize hakkımı!” derken kapının önünde bulmuştu kendini Olcayto.

“Senin vereceğin akla da yapacağın işe de çomak sokayım!” diye bağırdı Alper ama bu siniri çok sürmedi. Agâh’la göz göze geldiklerinde o ciddiyet kaybolmuş, gözlerini kısarak, yeri tekmeleyerek gülmeye başlamışlardı. Olcayto ise aynı ciddiyetle, “İnsana varlık içinde yokluk yaşatıyorlar!” dedi.

İstiklal Caddesi’ni bitirdikten sonra bir ara sokağa girmişlerdi. Hiç sevmemelerine rağmen artistlik olsun diye birer ıslak hamburger yemek için bir büfede oturdular. Gönül Hanım’ın çıkmadan önce ellerine ne olur ne olmaz diye tutuşturduğu krem rengi bez çantanın içinde atkı ve berelerini koyup yan masaya bıraktılar. Sohbet esnasında laf lafı açmıştı. Önce futbolda Fenerbahçe’nin kümede kalmasını kutladılar sonra üç bordo bereliyle Rusya’yı fethettiler en sonunda da ekonominin dalgalanmasını tartışmaya başladılar. Akılları o cipste kalmıştı bir kere. Hemen karşılarına fötr şapkalı bir adam oturdu. O da bez çantasını aynı masanın üstüne bıraktı. Aksanından Yunan vatandaşı olduğu anlaşılıyordu. Yemeğini bitirdikten sonra büfeciye bu defa kendi diliyle seslendi. Derme çatma mekanı ve LBC Hakiki kıyafetleriyle gayet halktan biri olarak görünen büfecinin içinden bir anda Prokopis Pavlopulos çıkmıştı. Adam hesabı ödedikten sonra çantasını alıp mekandan ayrılmıştı. “Herkes dolar saklıyor arkadaş. Gidip bozdursalar düzelecek ekonomi.” gibi bir yorum yapmıştı Olcayto. Bir iki vatan kurtarmanın ardından bizimkiler de ayaklandı.

“Alper şuradan atkımı çıkarsana.” dedi Agâh montunu giyerken. Talebinin karşılığı gelmeyince başını kaldırarak kardeşine baktı. Alper iki ucundan tuttuğu bez çantanın içine gömmüştü kafasını. Tekrar seslendiğinde Alper başını çıkarmıştı. Ağzına takılı olan kağıt parçalarını tükürerek, “Bu ne lan?” dedi ama içinden demiş gibiydi. Gözleri boş bakıyor, gözü çantadakilerden başkasını görmüyordu. Eliyle çıkararak gösterdi deste deste, yeşil yeşil, çifter sıfırlı… bir dakika dolar mı o?

"Oğlum az önceki Yunan adamın bu paralar

“Oğlum az önceki Yunan adamın bu paralar. Enayinin unuttuğu şeye bak. Yunanistan şimdi batacak işte.”

“Oğlum atkılar gitti ya!” diye söylenmeye başladı Agâh. Alper, “Hıyar ağası binlerce doları var, poşete para vermemek için bez çantada taşıyor.”

Olcayto ise, “Saçmalamayı kesin. Burada en az 5000 dolar var. 25.000 TL eder. Oğlum bu parayı TL’ye çevirsek döviz düşer lan!” dediğinde gözlerini TL simgeleri bürümüştü bile. Büfeciye çaktırmadan ülkesinin ekonomisine hizmet etmek isteyen üç vatan sevdalısı bir döviz bürosuna girdiği gibi parayı bozdurmuştu. Bozdurdukları parayı da karşılarına çıkan ilk polise teslim etmişlerdi. Ne kadar da duyarlı, vatanperver, namuslu insanl…

“Biz az önce ne yaptık lan?”

“Parayı TL yaptık.”

“Ondan sonra?”

“Polise teslim ettik.”

“Paraya ihtiyacımız varken mi?” dedi Alper saçlarını çekiştirerek.  Olcayto gayet rahat bir şekilde, “Öyle deme kanka, dolar 0,2 kuruş düştü.”

“Ekonomik kriz içinde ekonomik keriz mi olduk biz şimdi?” 

“Kimin fikriydi lan bu?” dedi Agâh sinirden gülerek ve sonra da tüm gözler Olcayto’da birleşti benimkiler dahi.

“Beyler kendinize gelin para bizim değildi.”

“Ah Olcayto ah! Seni şimdi kilise avlusuna bırakıp kaçmak vardı.” diyerek gülüyordu Agâh. O esnada arkalarındaki minik marketin televizyonundan bir jenerik aktı ve hemen peşinden de anons,

“Bilginize, kültürünüze, zekanıza güveniyor musunuz? Neden bunu nakde çevirmeyesiniz? Namuslu para kazanmanın adresini arayanlar… bu sorumuz size gelsin, Size mi Kaldı Milyoner Olmak?”

Ekrana dönerek heyecanla cevap verdiler hep bir ağızdan, “Evet, bize kaldı!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.