Hasta(lık) – Final

III: BİR HASTA(LIK)

Öyleyse o sadece bir ihtiyaçtı. Öyle ya ihtiyaç aşkıydı onunki. Şimdi dönüp baktığında hatıralara, Soner’in ahlarından sonra hep onun üzüntüsünü görüp, “Üzülme ağzımdan çıkıverdi! Sen üzülme lütfen!” demiş miydi hiç? Görmüş müydü onun için üzüldüğünü hiç? Hayır, Soner hiç görmemişti onun üzüldüğünü. Belki de göstermemişti; o nedenleydi. Göstermeliydi oysa bir defalık bile olsun göstermeliydi. Gösterseydi gerçi üzülürdü Soner.

“Ah hep biz kadınlar!” dedi. Neden göstermiyoruz ki üzüldüğümüzü hiç? Neden içimize atıp da saklıyoruz ki sevdiğimiz adamı mutlu görebilmek için? Neden bütün üzüntüleri, mutsuzlukları, kırgınlıkları biz çekiyoruz ki? Göstersek, acıları paylaşsak belki de daha çabuk unutulur giderdi. Böyle bir saklambaç oyunu oynamanın ne anlamı vardı? Çocukluk süveterimiz sökülüp alınırken üstümüzden; neydi bu çocukluk? Bıraksaydık bu çocuk oyununu; her şey değişirdi ama… Evet, her şey değişmeliydi. Evet, bugünden sonra Soner’den hiçbir şey saklamayacaktı; kırıldığı, üzüldüğü zaman hemen söyleyecekti ona. Hem acıları beraber paylaşmalılardı. Bu şekilde olmalıydı. Evlilik bu anlama gelmiyor muydu; paylaşmak… Birlik, beraberlik… Öğrenememişlerdi acıyı da mutluluk gibi birlikte yaşamaları, paylaşmaları gerektiğini. O, Soner’in acısıyla bütünleştiği gibi Soner’de onun acısıyla bütünleşmeliydi. Söylemeliydi, çekinmemeliydi hep kendini kırmamalıydı. Çektiği ıstırapları paylaşabilmek… Kalbinin bin parça olduğunu hissetti. Kalbinin her parçasında duyduğu sızı ona azap veriyordu. Artık düşünemiyor, düşünmek istemiyordu. Beyni zonkluyordu. İstiyordu. Tek şey istiyordu. İstediği o tek şey; vaktin çabucak geçmesi, Soner’in bir an önce ameliyattan sağ salim çıkmasıydı.

Kafasını kaldırdı. Beyaz, bembeyaz duvarlara; duvardaki o saate baktı. “Tanrım!” Soner’ine kavuşmasına daha bir saat vardı. Koskoca bir saat! Doktorlar en fazla iki saat dediğini aklından hiç çıkarmamıştı. Bekli daha erken bitebilir düşüncesi biraz rahatlatsa da ameliyatın başarısız olabilme ihtimali birden kapladı düşüncesini. Şimdi artık bütün düşüncelerini bir kenara itmişti. Onun ameliyattan sağ çıkması, ameliyatın başarılı geçmesi için dua ediyordu. Bildiği bütün duaları ardı sıra okuyordu. Hayır, dile getirmiyordu; kalbinden okuyordu. “Lütfen o ameliyattan çıksın; o çıktıktan sonra hiçbir şeyin önemi yok!” dedi. Hiçbir şeyin önemli olmadığını dile getirdi. Buna kendisi de şaşırdı. Fakat deyivermişti işte; hiçbir şeyin önemi yok… “Beni sevsin veya sevmesin… Yeter ki çıksın ameliyattan.” dedi.

İşte böyleydi kadınların düşünceleri, duyguları. Sevdiği an hiçbir şeyi umursamazlardı. “Yeter ki çıkabilsin ameliyattan onu bir daha görebileyim.” dedi.

Fakat ne yelkovan ne akrep onu önemsiyordu. Ağır ağır ilerliyordu. “Lanet olsun!” diye isyan koparası geldi; ama hayır, yapamadı. Nefes almaya çalışıyor, dayanmak için mücadele ediyordu. Tekrar kalktı, pencereye doğru koştu. İçine çektiği havada sanki beyninin zonklamasını, başının ağrısını hafifletiyor gibiydi. Hafifletiyor muydu gerçekten? Yoksa o buna inandığı için mi ona öyle gelmişti? Bilemedi. Sadece inanıyordu ve böyle hissediyordu.

Yelkovan umursamaz tavrıyla ilerledikçe ilerledi; sonunda akrep ona boyun eğdi. Ameliyat saati tükenmişti fakat Soner hâlâ çıkmış değildi. Endişesi telaşla bütünleşti. Bir aksilik, terslik olduğunu düşündü. Başka bir sebep bulamıyordu çünkü. O kuşkuların, endişelerin, telaşın, ortasındayken ameliyat kapısı açıldı; doktorlar çıktı. Onlara doğru koştu. Nasıl göründüğü ve ne halde olduğu umurunda değildi. Acınası ve çok acınası, perişan bir halde olduğunun farkındaydı üstelik. Doktorun bakışları onu ezse de sözleri onu uçmasını sağlayabilirdi. Mutluluk hissiyle sarhoş olmuştu. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Sevinç gözyaşları pespembe yanaklarından süzüldü, yüreğine.

Soner yatağında uyuyordu. O, Soner’in başucunda bekliyordu, daha önce beklediği gibi, Soner’in uyanmasını bekliyordu. Doktorların söylediğine göre narkozun etkisi ya geçmiş ya geçecekti. Birazdan gözlerini açacak ve ilk onun yüzünü görecekti; gülümseyecek, mutluluğunu onunla paylaşacaktı, buna emindi. Onun uyanmasını tüm kalbiyle tüm duygularıyla bekliyordu. Soner’in kirpiklerinin ilk oynayışlarını heyecanla takip etti. Uyanıyordu, ilacın etkisi geçmişti demek ki.

Soner gözlerini açtı. Onu gördü. Gülümsedi, mutlu oldu. Onun bir gülümseyişi ile onun tüm şüpheleri silinip gitti. Bütün o düşünceleri ve yaşadığı düşünce kargaşalığı hafıza çöplüğüne taşındı. Ağabeyi yanılmıştı. Onların aşkını başka aşklarla karıştırmıştı. Soner’i yanlış tanımıştı, çok yanlış.

Doktorları çağırmaya gitti hemen. Uyandığını bildirdi. Doktorlar onu muayene ederken o aşağıya indi. Ağabeyinin yüzüne o yanlış düşüncelerini ve iftiralarını vurmak için belki. Ağabeyini kantinde görünce sinirleri koptu. Ağabeyinin suratında aynı ifade geziniyordu ve aynı ses tonuyla, “Soner uyandı mı?” diye sordu.

“Evet! Uyandı! Mutlu, çok mutlu! Beni görünce gözlerini içi gülümsedi. Sen yanıldın!” dedi, bir tokat atma hırsıyla tüm sözcükleri, ağabeyin özgüven okları atan gözlerine

Fakat ağabeyi oralı olmadı, omuz silkti ve hastanenin çıkışına doğru gitti. Dizlerini bağı çözüldü sandı yalpaladı, düşmemek için sandalyeye tutundu. Yorgunluk bastırdı ruhuna. Yorgun, çok yorgun olduğunu hissetti. Halsiz olduğunu gördü. Bütün vücudu titriyordu. Ne yapacağını bilemedi. Ne yapmalıydı? Koştu tüm gücüyle, tüm varlığıyla Soner’ine koştu. Tek isteği ona sayılıp uyumak. Merdivenleri nasıl çıktığını anlayamadı. Sadece koştu. Soner’in odasına doğru koştu.

Soner’in odasının kapısını açtı. Doktorlar yoktu. Gözlerine inanamadı. Soner pencerenin önünde, perdesini araladığı pencereden bir gökyüzüne bir yeryüzünü seyrediyordu. Kapının açıldığını duyunca ardına dönüp göz ucuyla ona baktı. Başını tekrar pencereye çevirdi. Bir an tüm kuşkusu yeniden doğdu. Şüphe geldi yüreğine oturdu. Yetmezmiş gibi bütün düşüncelerini de ele geçirdi. O, ona sarılmak istiyordu. Ama o ona sırtını çevirmişti. Yaklaştı. Titrek adımlar atıyordu. Her adım atışında duyguları birbirine giriyordu. Ne söyleyeceğini bilemedi. Hayır, ağabeyinin bakışlarını unutmalıydı, onun yüreğine soktuğu şüpheye aldanmamalıydı.

Kuşkulu sesiyle sordu. Doktorların ne söylediğini sordu. “İyiyim! Artık yürüyebiliyorum!” soğuk bir sesle, kupkuru bir cevap aldı. Onun yüzüne bile bakmıyordu.

Korkusuna korku eklendi. Buna rağmen yaklaştı Soner’e, sokuldu iyice. Hiçbir şey önemli değildi o hayattaydı ya gerisi hiç önemli değildi. Baktı, o da Soner gibi yeryüzüne baktı. Onun baktığı yer bomboştu. Bomboş bir hastane bahçesi ve bomboş banklar. Hâlbuki Soner, başka bir anlam, başka bir düşünce ile bakıyordu.

“Soner, canım ameliyattan yeni çıktın, kendini fazla yorma.” dedi.

Soner, ona dönü baktı. Uzaklardan çok uzaklardan gelen bakışla, “Bahar, ben boşanmak istiyorum.” dedi.

Eyüp Saka

17 Aralık 2019

Hasta(lık) adlı hikâyemizin tüm bölümlerine ulaşmak için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.