Yaşamakbilmeyen

Ak güvercin uçtu. Kanatları arasından bir şehri bırakarak uçtu gitti. Göklere uzanmış evlerin üstünden ürkerek kanatlarını rüzgârda usulcacık süzerek gitti. Birbiri ardına sıralarınmış büyüklü küçüklü biçimsiz evler vardı ardında. Taş evler betondan yapılmıştı yıllar yıllar evvel. Tümünün de boyası, sıvası dökülmüştü, birbirlerinden habersiz. Rengarenk çiçeklerle, çeşit çeşit ağaçlarla süslü bahçeler çok önceden terk etmişti bu sokakları. Ne çiçek kalmıştı onlardan geriye ne bir küçük ağaç. Her bulunan büyük toprağa beş on katlı evler yapılır olmuştu.

O yığınla evlerin bulunduğu daracık sokak aralarının biçimsiz yollarında top sesleri,  bisiklet sesleri ama en çok da çığırtkan çocuk sesleri, duyulurdu sokaklar boyu. İnletirdi bir evden diğerini.  Çokça kavga ederlerdi üstelik. Birazcık da acımasız olurlardı, kin tutmadan, bilmeden. Fakat yine de insan dostluğu, sevgiyi, merhameti onlardan öğrenirdi. Daracık sokaklara yapılmış kaldırımları kim umursardı? Hiç umursamadılar. Nadir de olsa bu ara sokağa aracını park eden, gülmeyi, sevmeyi unutmuş insanlar da bulunurdu. Nefret ve öfke fatihiydi onlar. 

Bu çocuk oyunları, kavgaları arasında en sevileni mahalleler arası olanlarıydı. O vakit göğsünü şişire şişire benim mahallem diyebilirdin. Bir mahalle de olsa, insan bir yere ait olmalı. Zira insan ait olduğu zaman var olur.  

Var olmak savaşı verirdi hep bu mahalleden çıkan insanlar. Büyük bir dertti bu. Mahalleden çıkabilmek, kendini mahalleden başka bir dünyada var edebilmek. Ait olmak istemediğin bir yere ait olmak ağır yüktür. Uğraşılır, didinilir, bir ömür harcanırdı bu uğurda. Hüsran limanında atılırdı demir sonunda. Mücadele kaybedilmezdi de tükenirdi insan, biterdi. Yanıp kül olurdu bir zamanlar mumun ateşiyle yanan pervaneler gibi.

İnsan bir yol seçmeliydi. Onun seçimi, onun kaderini belirlerdi. Seçerdi insan bazen bu mahallelerde mutlu mesut yaşayıp gitmeyi. Bazense seçerdi insan bu mahalleden gitmeyi. Seçim yapmayanlar da vardı elbet. Onlar düş kırıklıkları olarak kabul görürlerdi. Tam mutlu olmazlardı fakat geçip gitmek cesaretini kendilerinde bulamazlardı.  Onlar yaşamakbilmezler yaşamın içinde. Savrulur giderlerdi rüzgârın götürdüğü yere. Ne bir isyan ne bir çırpınış ne bir direniş ne de bir haykırış duyulurdu onlarda. Onlar sükût giysisini giyinmiş, ona tabii olmuşlardı. Bu sebeple de sesleri duyulmazdı.  Görünmez oluverirlerdi. Bir teslimiyet, bir boyun eğiş gösterirlerdi kader sandıkları yaşama. Ne gelirse gelsin başlarına mücadele göstermezlerdi. Kabul edişleri ile vardı bu insanlar. Anlamadıklarını düşünürlerdi hayatı. Ne görmüşlerse o kadarla yetinirlerdi. Fazlasını düşlemez, eksiğine hayır demezlerdi. Onlara göre hayır desen de demesen de aynıydı çünkü.

Hani derler “Ağzına vur lokmasını al!” öyleydi bu yaşamakbilmezler. Hayat boyu zalim insanlar böyle yaparlardı onlara. Çalarlardı çırparlardı onlardan. Bir ihtimal bazen daha ileriye gidebilirlerdi de. Mücadele gerektiren hayatta mücadele etmeyenler, etmeyi bilmeyenler toz taneleriydi. Güneşin açmasını beklerlerdi, bir gün onlara da. Bekler dururlardı öylece. Demiştik ya, bunlar yaşamı kader sanıyorlar. Kaderin kendilerine bir gün bir güzellik yapacağını sanır, onun umuduyla avunurlardı.

Onun da ensesine vurup ekmeğini almışlardı. Daha ileri de gitmişlerdi üstelik. Çalıp, çırpıp ve öldürüp onun üstüne atıvermişlerdi. Çamur at izi kalsın. Kaldı, tüm mahalle ondan bildi. Mahkeme ondan bildi. Kendi… Bir tek kendi bilmiyordu, kendinden. Fakat bunu ispatlamaya gücü yeter miydi? O kimdi ki? Ne mücadele gösterdi ne isyan ne bir direniş ne de bir haykırış. Suskunluğuyla oturdu, suskunluğuyla kalktı. Suskunluğuyla yatmaya yollandı. Tam yirmi beş sene… Takvimler eskirken o da eskidi.  Evler yıpranırken o da yıprandı.  Günü gece etti. Geceyi gündüz.  Üç günlük dünyada harcadı saatlerini. Bir nefeslik dünyada yarım etti soluğunu.  Vakit geldi çattı. Demir kapının ardından yine hayata bırakıldı. Özgürlüğüne sarıldı.

O çok değişmemişti. Girerken o gençlik ateşiyle yanan yüreği yoktu. Gür kahverengi saçları yoktu. Yeni terleyen bıyıklarına ak düşmüştü. Umutsuz sözleri yine umutsuzdu. Neden? Yirmi beş yıl geçmişti neden değişmemişti. Yok, hayır, o değişmişti.  Kırışıklığa batmış yüzünden farklı bir anlam okunuyordu. Farklı bir bakış vardı gözlerinde. O hem değişmiş hem değişmemişti.  Nasıl olmuştu bu? Kim bilir?

Eyüp Saka               

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.