Düşler Tiyatrosu

Hayal kurmak kolayken, kurulan hayali gerçek kılmak bu kadar zor olmamalıydı. İnsanlar hayallerin büyüsü ile gerçeklerin üzüntüsü arasında sıkışıp boşlukta kalmamalıydı. Doğanın şartları bir kenara dursun; insan, insana zulüm yapmamalıydı. Mirası yemek ya da devasa bir miras bırakmak uğruna kültürel olana el uzatılmamalıydı ama hepsi oldu. Üstelik bunlar birer birer olurken hiç kimse de sesini çıkarmadı. Dahası bunlar olmaya devam ederken herkes susmaya da devam ediyor. Bir kişi hariç!

Havanın bunaltıcı derecede sıcak olduğu sabah, Eski Harmanlar sokakta bir adam belirdi. Elinde bavulu, kalbinde kırıklıkları, gözünde yaşları ama az gerisinde deli cesaretine dayanan umutları ile duruyordu sokağın ortasında. Kulağında yankılanıyordu yine o sesler. Herkes ona ‘senden olmaz, yapamazsın’ demişti ama o yapmaya ant içmişti.

Ceketinin iç cebinden çıkardığı anahtarlığı ağır ağır sallayarak yaklaştı. İnce ve dar merdivenler, bitiminde yıllar karşısında boynu eğik kalmış seramikler ve üzerine anlamsız bir yığın yazı doldurulmuş demir kapı… Ne kadar sessiz, fazla kimsesiz. Oysa öyle miydi yıllar önce burası? Lütfü Sirkeci ve Çarıklı Yusuf için sıraya girmiş onlarca insanın heyecanını taşıyan bu merdivenler hak etmiş miydi yalnızlığa terk edilmeyi? İçeri girdi. Eskiden iştah açan çerçevelerle dolu, tatlı telaşın hakim olduğu dikdörtgen bir alan, sağında cafcaflı bir masa arkasında bilet yetiştiremeyen Karın Ağrısı Kemal’in hayali, karşısında sanata, umuda, hayata açılan eskinin parlak şimdinin paslı kapısı. Ardında kimi zaman kahkahanın, kimi zaman tatlı hüznün ama her zaman da sanatın konuştuğu o salon, o sahne… Bir babanın kurduğu, oğlunun yıllar sonra yeniden canlanan umudu: Düşler Tiyatrosu.

Yetmişli yılların ünlü sanatçısı Lütfü Sirkeci kurmuştu bu tiyatroyu. Kapı baca kırdıran, kapalı gişe oynayan ve insanları ortak bir paydada buluşturan oyunun yazarı ve oyuncusu olduğu için bölücülükle suçlanıp 12 Eylül’de tutuklanmıştı. Doksanların ortalarında yeniden canlandırdığı tiyatro, benzer bir durumdan ötürü bu defa süresiz kapatılmış, Lütfü Sirkeci’nin tiyatro yapması son nefesine kadar engellenmişti. Geriye “Merdiven altı, iş yapmaz.” denildiğinden kimsesizleşen, anıların üstüne pasla cila yapılan duvarlar kalmıştı. Necmi babasının ücra köşeye hapsedilen sanatını yeniden icra etmek için dönmüştü. Tiyatronun kan kaybettiği bu dönemde, bayrağı devralmaya talipti.

Zaman içerisinde çeşitli amaçlarda kullanılan ama özünde Düşler Tiyatrosu olan mekanı 1 ayda toparladı Necmi. Tiyatronun deposunda sarıp sarmalanmış halde bulduğu tabelayı yeniden eski yerine taktı ama yalnızdı. Hayallerini gerçek kılmak için iki kişiye ihtiyacı vardı. Biri modern kapıcı Halil’in tiyatro heveslisi oğlu Rüstem diğeri ise kendisinin ustası, babasının can dostuydu. İsminden önce namı vardı: “Çarıklı”

Necmi İstanbul’un sonradan ekleme semtlerinden olan Malamat’a açıldı. Semtin çıkışındaki bir müzenin karşısındaki apartmana girdi ve ikinci katına çıkarak dairenin kapısını çaldı.

“Geldim geldim!” diyen haddinden fazla tok bir ses. Kapıyı açınca önce bir durdu, düşündü ama bulamadı. Sonra: “Kimi aramıştınız?” diye sordu.

“Çarıklı.” dedi Necmi heyecanlı bir sesle, “Ben Necmi Sirkeci.”

“Vay hayırsız vay! Nereden çıktın sen?” demesi üzerine eline yapışmaya yeltenince Necmi, “Höst be! Sosyal meseleye uysana!”

“O yüzden buradayım Yusuf amca.”

 Çarıklı, Necmi’yi kapı önünde bir güzel soydu ve don atlet içeri soktu. Kalıcı mısın, neden geldin diye sormadan attı bütün kıyafetini çamaşır makinesine. Tırnaklarını kırmak pahasına sertçe ellerini yıkadığından emin olana kadar da ayrılmadı banyoda başından. İçeri geçtiklerinde Necmi halinden dolayı huzursuzdu.

“Ya üstadım böyle de olmadı ama.”

“Höst be donsuz, elime doğdun sen benim.” dedikten sonra buruk bir tebessümle, “Hoş, elden farksız oldun artık.”

“Deme öyle üstadım.”

“Dedim gayrı. Şimdi sen de hele. Hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Tiyatro rüzgârı diyelim.”

Çarıklı alaylı bir gülüşle, “Yaz rüzgârı desene. Bir gürler, bir durulur.”

Necmi yerinden doğrularak karşı kanepede oturan Çarıklı’ya yaklaştı, önünde diz çöktü: “Son görüşmemiz pek iyi değildi, biliyorsun. Benden umudunu kestiğini söylemiştin. Haklıydın. Ben de umutlu değildim kendimden ama bak, büyüdüm. Koskoca adam oldum.”

“Ben sana adam olamazsın demedim, tiyatrocu olamazsın dedim.”

“Ben de sana tiyatrocu olabileceğimi göstermeyi hatta yanımda olmanı istiyorum.”

“Ne demek bu?”

“Tiyatro kurdum ve seni yanımda istiyorum.” demesi üzerine Çarıklı öfkeyle kalktı ayağa. Daracık odayı defalarca turladı söylenerek. Sanki Necmi onun yıllardır unuttuğu, sakladığı, sakındığı yarasına dokunmuştu. Çarıklı’ın 2004 baharından bu yana zincirlediği taşlar çözülüvermişti eteğinden bir bir.

“Sen çıldırmışsın. 5 sene sonra karşıma çıkıyorsun. Tiyatro kurdum, gel oynayalım diyorsun. Şaşayım o akla. Hem de pisliğin, hastalığın kol gezdiği dönemde. Adam olaydın da zamanında sen benim yanımda olaydın. Can Tiyatrosu kapandığında, borç gırtlağıma dayandığında, bir tek tiyatrocu dostum bana arka çıkmadığında neredeydin? Beni bir kenara bırak! Ustam, ağabeyim Lütfü…” dedi ve yutkundu acıyla. “Senin baban seyircisine küs gitti Necmi Sirkeci! Düşler Tiyatrosu pavyon olurken neredeydin?”

“Yusuf ağabey… çok gençtim, çocuktum! Sizi, derdinizi, sevdanızı anlayıp paylaşamayacak kadar toydum ama anladım. Eskişehir’e okumaya gittiğimde adımı gören profesörün babamı sormasından, dekanın odasında senin kitaplarını bulundurmasından, gittiğim her şehrin tiyatrosunda sizi hatırlayanlarla karşılaşmamdan anladım. Ben tiyatroyu çok geç tanıdım, âşık oldum, bağlandım. Senin çocukluk aşkınsa benim tek aşkım. Bana bir şeyleri düzeltebilme fırsatı ver. Bana tiyatroyu yaşatabilme fırsatı ver. Sensiz yapamam.”

“Üzgünüm evlat, artık çarık giymiyorum.” dedi ve duvardaki fotoğrafları gösterdi: “Bak şu fotoğraflara. Hepsi siyah beyaz. Bir tane renkli dostum yok benim. Benim tiyatroculuğum 2004 nisanında bitti. Ben düştüm evlat. Düşüşümü protokolden izledim. 1 hafta önce ilk sayfadan oyunumu duyuran gazete ertesi hafta batışımı üçüncü sayfanın dibinde duyurdu. Bir daha da adımı anan olmadı. Tiyatroyu ileri götüreceğine inandığım çıraklarım bile yanımda durmayıp her hafta körler ve sağırları ağırlayan dizilerde başrol oynuyor. Geçen gün cesaretimi toplayıp Can Tiyatrosu’na gittim. Gördüklerimden sonra oturdum karşısında bir banka saatlerce ağladım. Bir tek insan evladı da gelip sormadı sen neden ağlıyorsun diye, işte o an anladım. Körler ve sağırlar birbirini ağırlar. Onlardan olmayanı da kapıda bırakırlar.”

“Ne olmuş Can Tiyatrosu?”

“AVM.”

“Çarıklı Yusuf! Anladım televizyon izlemiyorsun. Belli gazeteye de küsmüşsün ama tiyatroya da mı gitmiyorsun be adam? Sen düştün. Bir Çarıklı düştü, ne olmuş diyeceksin deme! Tiyatro düşüyor, görmüyor musun? İnsanlar artık tiyatroya gitmiyor. Tiyatrocu yetişmiyor memlekette, olanlar da yavaş yavaş kepenk indiriyor. Tiyatro başsız. Tiyatrocular oradan oraya savrulmuş, kavrulacak bir yağ bile bulamaz halde. Camiayı toparlayacak bir öncüye ihtiyaçları var.”

“İnternete Çarıklı Yusuf yazsana bir.” dedi gülerek. Necmi ise ben neredeyim bu adam nerede der gibi telefonunu çıkarıp yazdı. Karşısına çıkanlar karşısında ne diyeceğini bilememişti.

-Stres Çarkında %50’ye Varan İndirim!

-Sünnet Kıyafetinde Çarık

-Çarık Ayakkabı Modelleri

-Çarıklı Yusuf Öldü mü?

“Heh işte burada!”

“Höst ulan ben öldüm mü?”

“Onu diyorum işte usta sen öldün mü? Koskoca Çarıklı Yusuf’sun sen! Düşler Tiyatrosu’nun çok bilmiş huysuz ihtiyarı, Can Tiyatrosu’nun kurucusu, kadirşinas tiyatro izleyicisinin özlem duyduğu, tiyatrocuların yaşayan gururu! Sen değil miydin, ‘Tiyatro yanlışın eleştirisidir.’ diyen! Yanlış giden şeyler var!”

“Tamam be tamam! Kim demiş, Çarıklı Yusuf öldü. Şimdi yazsın mekanın sahibi geri döndü!”

“Ah be ustam…”

“Ne yapayım oğlum arada kahveye gidiyorum televizyondan kulağıma ilişiyor.”

Necmi zor da olsa ustasını ikna etmişti. Çarıklı’nın tek şartı vardı. Uyarlama oyun istemiyordu. Bu milletin kendisine anlatacak çok fazla hikâyesi olduğuna inanıyordu. Necmi’nin kurduğu tiyatronun; usta mirası, ilk kazancı olan Düşler Tiyatrosu olduğunu gördüğünde, o sefil yapının yeniden canlandığını ve eski günlerini andırdığını hissettiğinde naylon poşet içerisinde getirdiği çarıklarını çıkarıp ayaklarına geçirdi ve yaşına başına aldırmadan koşar adımlarla sahneye çıkıverdi. Boş koltukları bağırırcasına selamladı: “Tiyatro iyidir!”

Birkaç hafta sonra bir gazetenin zorlama manşeti: “Düşler Tiyatrosu Canlanıyor!”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.