İnsan

Güneş doğmuştu. Tüm kızgınlığıyla onun alnına vuruyordu. Sıcak, çok sıcak bir gün olacaktı besbelli. Güneşin aydınlığından kamaşan gözlerini ovaladı. “Neden?” dedi isyanla karışık. “Neden yeni bir gün doğuyor? Kâfi gelmedi mi bu kadarı? Bu kadar acı, dert, tasa, gam, keder, üzüntü, öfke, nefret, kızgınlık,  mutsuzluk, ümitsizlik, açlık, yoksulluk, ezilmişlik ve isyan dahi yetmedi mi? Doymak bilmedi gitti, zalim felek!” dedi, üstündeki kumları atarken. İleriden onu gördüğümde sevincime hükmedemedim. Tatlı bir tebessüm beliriverdi dudaklarımda. Koşmak, koşup ona sıkıca sarılmak istedim. Uzun süredir görmediğim dostumun hasretini güneşi içenler gibi içmek bitirmek istedim. Ama yapamadım.  Yavaş, uzun ve yumuşak adımlarla ona doğru ilerledim. O hep aynıydı. Yine denize, güneşe elini savuruyor, isyan ediyordu. Değişmiyordu o değişen her şeye inat. İnatçıydı. Fakat inadın ne olduğunu bile bilmezdi. “Niye yapıyorsun?” ”Ne yapıyorum?” Soruya karşılık soru, çıkmaz sokakta kovalamaca oynamaya benzer.  Yaklaşan adımlarımı duymuş, hissetmiş olmalı. İsyan etmeyi de sövmeyi de bıraktı. Döndü, bana baktı. Yüzümün aksini gördüm onda. Hayır, o her zamanki gibiydi. Ağır ağır yayılırdı dudaklarından yüzüne tebessüm ve neşe. Al yanakları şişer mutluluk kusardı. “Ulan ayı madem gülebiliyorsun ne diye isyan edip durursun?” derseniz. Cevabı aynıydı. “Ne bileyim! Alışkanlık olmuş.” Düşünür gibi kısar gözlerini, kim bilir belki de düşünüyordur,  ama hiç değişmez aynı kelimeler gelirdi peşi sıra. “Bu dünya ben mutlu olabiliyorum diye güzel bir yer mi oluveriyor?” “Evet!” diyemezsin. Onun yerine yutkunur suskunluğu tercih edersin.  Çömeldim oturdum yanına. Çok süredir onunla karşılaşmayı beklediğimi sezdirmedim ona.  Denizi, uçsuz bucaksız görünen mavi dalgaları seyre daldım. Ondan beyaz çamurlu gökyüzüne devirdim gözbebeklerimi. Haykırmak geliyordu içimden. Sessiz kaldım.  Düşüncelere daldım. Görmez oluverdim denizi, gökyüzünü, güneşi. Rüzgâr geçerken gözlerimin önünden görmedim. Ona bakmıyordum fakat hayret etmediğini bilmiyordum az çok. Sözü hep o başlardı. Oyunbozanlık yapmak istedim bu sefer. “Neden oturmuyorsun yanıma?”  dedim. Oturdu. Eminim bu sefer hayret etmiştir. Kızmıştır da azıcık oyunbozanlık ettiğime.  Bugün daha çok şaşıracaktı benden yana.  “Olmadı… Olmadı bu yaşam. Yeniden yapma şanssımız var mı?” Cevap yok. Beklemiyor benden bu sözleri… Hep aynı mı kalacaktık? Değiştik. Oyun da değişmeliydi o vakit. Yeni bir oyun kurdum ondan habersiz. İlk el, eli alışsın sonra alışır bu oyuna da. İnsanoğlu neye alışmadı ki! Yine alışır, yine değişir, yine alışır. Alışmaya alışık insanoğlu mesele burada.  “Mesele falan yok!” dedi ardımdan. Ayıktım. İçimden değil, dışımdan deyivermişim tüm bunları. Alınmamış söylediklerime, iyi! Oyun devam etmeli vakit kaybetmeden. “Yorgunum, ağabey çok yorgunum. Kafam da karışık üstelik!” dedim dibinde su kalmış karanlık kuyunun dibinden kovayı çekercesine. “Niçin yorgunsun?” dedi, usulca. Gözlerimi açtım. Hayretle ona baktım. Bana bile bakmıyordu. Uzağa en uzağa bakıyordu. Boş bulundum. “Hayat yoruyor insanı!” dedim. O hiç istifini bozmadı. “Hayat kimi yormuyor ki? Onun işi de bu! Senin, onun seni her yorduğunda önce isyan etmen bu isyandan bir şey çıkmayınca pes edip yola koyulman ve onunla tekrar savaşman gibi!” dedi, rüzgâra rastlayarak kelimeleri. Şaşkınlık içinde kaldım. Afalladım. Bu onunla tanıştığımdan beri kurduğu en uzun cümleydi. Ne buldum bu cümlede? Beynimin içinde durmadan tekrarladım. Kulaklarım tekrar tekrar duymak için titreştiler. Nafile. Suskunluğa gömülmüştü tekrar. Onun gibi yapmaya karar verdim. Seyre dalıverdim uzakları. Arıyordum bir şey. Bulamadım. “Kafam da karışık!” cümlesini yineledim. Göz attı. Göz ucuyla adam akıllı inceledi beni. “Senin kafan hep karışıktı. Bazen görüyor, bazen görmüyordun. Sen karıştırıp durdun hep kafanı. Kurcalamasan karışmazdı.” deyiverdi, acelesiz. Telaş ettim. Bu sözcüklerin ardında ne gizliydi. Merakım galip çıktı. “Nasıl olur?” diyemeden edemedim. Şimdi onun baktığı yere bakamıyor, yerimde duramıyordum. Sıkıntı bastı içimi. Huzursuzlukla doldu. Öğrenmeliydim. Meraklı gözlerle onu süzerken o sakindi. Bunu bekliyordu anlaşılan. Baktı. Tüm bakışlarını üstüme dikerek baktı. Bu gözlerde bir şey vardı, ayrımına varamadığım.  Bir derin mana bir saklı hazine bir büyülü sözcük… “Ne var ulan bu gözlerde!”  cümlesini kurduğum an aklımda, farkına vardım. Oyunbozan ben değilmişim. Oyun kuran ben değilmişim. Ben oynatan değilmiş, oynananmışım. Ne bir çığlık ne bir isyan ne de bir reddediş, sessiz bir kabullenişti bu. Nasıl olabilirdi? Bunca zaman anlamayışımın neydi nedeni? Gözlerim gözlerinden kaydı, uzaklara çok uzaklara. Bir sessiz yas fısıltısıyla sordum.

-İnsan değişir mi?

-Değişir… Değişir de çok şey kaybeder öncesinde.                    

Eyüp Saka

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.