Çilekeş Kardeşler | 24.Bölüm: Şapka Kanunu

XXIV – Şapka Kanunu
“Aga burada mı Aga?”

Haftasonu iki arada bir derede geçmişti kardeşler için. Yaptıklarına sevindikleri anda üzdükleri insanlar akıllarına geliyor ve sevinç yerini pişmanlığa bırakıyordu. Leyla ile Alper ilişkisi şu ana kadar hep dolu dizgin ilerledi. Arada ufak tartışmalar, tatlı atışmalar yaşasalar da birbirlerine olan sevgileri onları yine birleştirdi ama bu farklıydı. Leyla ciddi anlamda kırılmıştı Alper’e. Fakat buna karşı Alper yanlış bir şey yaptığını düşünmüyor, sadece Leyla’ya kendini affettirmeye çalışıyordu. Normal bir kırgınlık gibi. Esas takıldığı nokta ise Ender Bey’di. Ender Bey iki kardeşin de en sevdiği hoca olabilirdi. Alper’in futbolcu olmasında büyük rolü olması dışında Agâh’ın da okuldaki en yakın arkadaşı gibiydi. Agâh, hocasının yüzünde umudu, hayali ve hayal kırıklığını pek çok defa görmüştü ama son gördüğü farklıydı. Yine kırgınlıktı belki ama bu defa kendisine karşıydı.

Elinde bilgisayar faresi ile odaya giren Agâh düşünceli bir şekilde: “Sabahtan beri aradığım şeyi annem elini koyduğu gibi buldu. Kendi mi saklıyor anlamadım ki.” dedi ve yatağına ters uzanmış olan Alper’i gördü. Avuç içine sığdırdığı topu duvara atıp tutuyordu. Telefonunu tuttuğu elini de başının altına koymuştu.

“Yok mu Leyla’dan bir haber?” diye sordu Agâh, Alper’e. Bu sorusu odadaki duvara çarpıp Alper’e geri dönen topun sesinden sonraki ilk ses olmuştu.

“Yok. Cumartesi günü attığı şiddet içerikli ve ayrılık sonlu mesaj dışında yok.” dedi telefona bir kez daha bakıp. Sonra da kendinden uzağa fırlattı. Tabii yatak içinde. Fazlası mümkün mü?

“Ender Hoca’yı ne yapacağız?”

“Leyla’nın kırılması kesindi de Ender Hoca hesapta yoktu.” dedi ve kendini teselli etmeye çalışırcasına, “Ya sanki ne yaptık ki? Hayatlarından bir şey eksilmedi. Aynı devam edecekler.”

“Saçmalama.” dedi Agâh masasından kalkarak. “Hayallerini kırdık.”

“Ama Nuri’ye iyi oldu.” dedi mütebessim bir çehre içinde. Agâh ise buna kahkahası ile cevap vererek: “Hem de nasıl! Beter olsun hıyar ağası.” dedikten sonra “Vöööhhhhümmm!” diye bir ses çıkardı.

“Nasıl üşüttün oğlum Ramazan günü bu kadar?” diye sordu Alper korku içinde.

“Ne bileyim ya? Benim acilen bir hastaya görünmem lazım.”

“Doktor demek istedin herhalde.”

“Yok yok. Bana benim halimden anlayacak biri lazım.” dedi ve az önce Gönül Hanım tarafından evde bulduğu tüm otların atılmasıyla yapılan sıcak içecekten bir yudum aldı. “Yarın sağlık ocağı açılır açılmaz gideriz.” dedi ve üzerine bir tane daha patlattı. “Vöööhhhüm öhhüm ve de vööhhhüm!”

“Adam öksürüğü bile kurallı cümle haline getirmiş. Bağlaç kullanıyor.”

Ertesi gün yarım saat daha erken kalkmışlardı. Agâh kendini halsiz hissetse de sahura kalkmış ve oruç için niyet etmişti. Okul kıyafetlerini giyerken bir an önce iyileşmeyi ve orucunu yemeden bu belayı def etmeyi diliyordu. Alper ise banyodaydı. Yüzünde yersiz bir şekilde çıkan tüyleri cımbızla ait olmadıkları yerden ayırmakla meşguldü. O sırada kapının zorlanma sesiyle irkildi ve kılı çekeceğine pürüzsüz cildini çekti. Acı içinde kıvranırken bir yandan da, “Dolu!” diye bağırdı ve hemen sonrasında, “Şunu bana kendi evimde de söylettiniz ya!” dedi.

“Alper açsana oğlum kapıyı.” dedi Gönül Hanım aceleci bir sesle.

“Anneciğim tuvaletteyim.”

“Oğlum bir şey olmaz, aç. Makineyi boşaltmam lazım.”

“Anneciğim tuvaletteyim, uygun değilim.”

“Allah Allah! Oğlum ben annenim senin. Seni ben doğurdum.”

“Anne bıraktığın gibi değilim.”

Sabah sabah yaşanan bu mini kriz sonrası kardeşler evden çıkmıştı. Belediye binasının karşısında olan Sağlık Ocağı’na gittiler. Açılış saati geldiğinde ilk kabul edilen hasta Agâh’tı. Agâh içeri girerken ona seslenen Alper: “Tıp camiası da senin bir hasta olduğunu kabul etti.” dedi.

Agâh içeri girdiğinde Doktor Abdullah Bey her zamanki güler yüzüyle onu karşıladı ve halini hatrını sordu. Normal şartlarda bir doktor, en azından sağlık ocağında aile hekimi pozisyonunda olan biri bunu sormazdı ama söz konusu Salimoğlu Kardeşler olduğunda bu soru şarttı çünkü onlar genellikle hasta olmadıkları zamanlarda Abdullah Bey’in kapısını çalardı.

“Biraz rahatsızım Doktor Bey, siz nasılsınız?”

“İyi işte ne olsun. Yuvarlanıp gidiyoruz. Demek bu defa raporu hasta olduğun için isteyeceksin?” dedi gülerek.

“Yok Abdullah ağabey bu sefer rapor istemeyeceğim. Sınav haftası malum. Şimdi rapor alınca beni başka bir gün tek başıma sınava alacaklar. Kopya çekeceğim varsa da çekemem bu sefer. Hiç gerek yok. En kötü halim bile yalnız halimden daha iyidir.”

“Pekala.” dedi ve ayağa kalkıp muayene etti Agâh’ı. “Öksür bakalım.” demesi üzerine nicedir içinde bekleten Agâh huzurla bıraktı öksürüğünü: “Vöööhhhüm. Vöööhhhüm.”

“Öksür dedik malum serinin 6.sının fragmanını demedik be oğlum.” dedikten sonra masasına döndü ve ağır ağır konuşmaya başladı:

“Açık konuşmak gerekirse hastalığının tedavisi yok.”

“Nasıl yani doktor? Ben şimdi ölecek miyim?” diye sordu Agâh telaş içinde.

“Yok be oğlum. Gripten kim ölmüş?”

“Grip mi? Tedavisi yok dediniz.”

“Evet, belirli bir tedavisi yok. Dinleneceksin geçecek.”

Agâh şaka mı gerçek mi çizgisi altında gidip dururken doktor reçetesini yazıp Agâh’a uzattı: “Antibiyotik vermedim. Sadece bu öksürük ilacını kullan. Bir de bol bol ıhlamur, ada çayı iç geçecek, tamam mı Alper kardeşim?”

“Ağabey ben Agâh yalnız.”

“Hadi ya? %50 şansımı kullandım, yine tutmadı. Ben ilacı da Alper’in üzerine yazdım. Neyse çaktırmayın.”

“O kadar mesaimiz oldu. Nasıl tanımadın beni be ağabey?”

“Oğlum tanımam için siz de bir çaba sarf etmemişsiniz ki. Tek farkınız adlarınız.”

Agâh odadan çıktığında karşısında öfkeli ve bir o kadar da hasta olan grupla karşılaşmıştı. “Malamat’ın yarısı buradaysa biz nasıl hasta olmuyoruz?” diye düşünecekken kendisinin de zaten hasta olduğu için burada olduğunu hatırladı ve bulanık zihnini çok da yormamaya karar verdi.

“Aga Salimoğlu’ndan sonra sizdiniz teyzeciğim.” dediğini işitti danışmadaki kadının. “Ablacığım orada aga mı yazıyor Allah aşkına ya?” dedi ve sesini yükselterek: “Yok Usman Aga!”

“Evet beyefendi aga yazıyor. Ailenizin tercihidir diye sorgulamadım ben de.” demesi üzerine sıra bekleyen kıvırcık saçlı bir kadın kucağındaki çocuğuyla yaklaşarak Agâh’a: “Aa benim oğlum da ilk sizin adınızı söylemiş o zaman.” dedi ve oğluna seslenerek tekrar etmesini söyledi. Yavrum ne yapsın? O da söyleyebildiği tek şeyi söyledi: “Aga, agu, bugu.”

“Yok Aganta Burina Burinata!” dedi ve öfkeyle bağırarak: “Yahu hadi şapkayı görmüyorsunuz, koskoca h’yi nasıl görmüyorsunuz be?” dedi ve dışarı çıktı. Alper de dışarıda onu bekliyordu.

“Ne dedi doktor?”

“Tedavisi yokmuş.”

“Ne diyorsun aga sen?”

“Agâh ulan benim adım Agâh!”

“Ya ben hacı, babuş, reis anlamında söyledim. Ne sert yapıyorsun?” dedi ve bir anda ciddileşerek: “Nasıl tedavisi yokmuş?”

“Ya yürü Alper Allah’ını seversen ya.”

Eczaneden ilaçları aldıktan sonra okulun yolunu tutmuşlardı. Dersin başlamasına 17 dakika vardı. Okul kapısından girdiklerinde sol taraftaki nöbetçi masasına dayanmış gülmekte olan Battal Bey’i gördüler. Allah sizi inandırsın o ana kadar kimse Battal Bey’in dişleri olduğunu bilmiyordu.

“Hocam ne oldu?” diye sordu Alper.

“Öğrencilerden biri kendini infilak etmiş.” dedi ve elini ağzına dayayıp sekerek koştu gitti. Agâh ve Alper telaş içinde sınıfa girdiklerinde Olcayto’nun en arka sırada başında bir fötr şapkayla oturduğunu gördüler.
“Oğlum senin ne işin var okulda? Cezalı değil misin?” diye soran Agâh şapkayı işaret ederek:

“Şapka işe yaramış. Battal Gazi tanımamış seni ama ne kadar saklanabilirsin ki?”
“Şapka ondan değil.” dedi Olcayto şapkaya daha güçlü sarılarak. “Neden peki?”

“671 sayılı kanundan kardeşim.”

“O ne be?”

“Şapka Kanunu. Şu anda şapka takmadığınız için saklanmalısınız. Her an ihbar edilebilir ve tutuklanabilirsiniz.”

“Oğlum kanunu olup takanı olmayan bir şeyi sahiplenmek de anca senin işin zaten.” dedi ve sağlık ocağında yaşananları hatırlayınca bir of çekip: “Keşke şapka kanununa herkes uysa.”
“Aman Agâh! Seninki de laf. Bu memlekette hangi kanuna uyuluyor ki?” dedi Alper baygın gözlerle.

“İyi de Battal Hoca bunun şapkasına niye gülmüş olsun ki?” diye sordu Alper. Agâh da dikkatlice Olcayto’ya baktı. Şapka çok büyük bir şapka değildi. Olcayto’nun uzun ve kabarık saçlarını bu küçük şapka sarıp sarmalayamazdı. Agâh, Alper ile kaş göz münasebetine girip Olcayto’nun şapkasına hücum etti ama Olcayto öyle stratejik bir yerden sarıldı ki şapkaya, çıkarmak mümkün değildi. Daha ısrarcı olamadılar çünkü içeri Resim öğretmeni Ümran Zalim girdi. Çok kaba bir kadındı ve sürekli bir rol kesme halindeydi. Sanki bir aksiyon filmindeki mafya ailesinin ketum annesi rolünü oynamaktaydı. İçeri girdiğinde sert ve boş bakışlarla sınıfı süzdü. En köşede çıkan arbedeyi bakışlarıyla durdurdu. Gözlerini sınıftan kaçırması ‘Oturabilirsiniz.’ demekti. 17-18 yaşındaki öğrencilerden hiçbir eğitim vermeden ve herhangi bir teknik göstermeden Picasso kalitesinde resimler bekliyordu. Eğitim sistemimizin genel bir ürünüydü Ümran Hanım. Kolaya kaçıp zoru istemek, vermeden almayı beklemek…

Öğretmen masasına oturup liste sıralamasına göre öğrencileri çağırıyor ve dönem boyunca çizdikleri resimleri inceleyerek not veriyordu. Bizim üçlü listenin aşağılarında olduğu için kafaları rahattı ve gündemleri farklıydı.

“Sen!” diye seslendi birden Ümran Hanım. Bu isimde biri listede yoktu. Bu seslenişi herkes üzerine alınabilirdi. Herkesin sessizce kendisine baktığını fark ettiğinde sen diyerek hitap ettiği kişiye bakmadığı için karşılık alamadığını anladı ve başını kaldırarak Olcayto’yu hedef aldı bakışları.

“Sana diyorum, duymuyor musun?” diye sordu ve hakikaten cevap bekliyordu. Cevap alamayınca da alaylı bir ses tonuyla: “Aa duyamıyor tabii şapka var ya.” dedi ve sınıfın tamamına yakınından oluşan yalakaları ile gülüşmeye başladı.

“Neden şapka takıyorsun?”

“Üşüyorum hocam.”

“Çıkar onu.” dedi önündeki resimlere dönerek. İçinde dram dolu bir “Hocam…” cevabı alınca belli ki gırgır var düşüncesiyle tekrar Olcayto’ya dönüp yineledi: “Çıkar dedim onu!”

Klasik bir andı. Derse bir şeyi saklama arzusuyla şapka takıp girersen o şapka çıkarttırılır ve sen de rezil olursun. Direkt o halinle gelsen daha az acı çekersin ama Olcayto bu hatayı yaptı ne yazık ki. Ümran Hanım’ın bir kez daha çıkarmasını söylemesiyle gözlerini yumarak şapkayı başından çıkardı ve sıranın üzerine koydu.

“Sen kimsin?” diyerek kalktı Alper korku içinde. Kalorifere yapışmıştı. Agâh ise titrek bakışlarla Olcayto’nun saçına bakmak niyetiyle başına bakıyordu ama sadece başını görüyordu. Eliyle sıranın üzerini tokatlayarak yokladı ve şapkayı eline geçirince içine baktı. Yoktu.

“Ne yapıyorsun oğlum?”

“Biri şaka mı yaptı oğlum sana? Tüy dökücü mü sürdüler şapkana? Saçların nerede?”
“Olcayto… değer miydi kardeşim ceza için?”
Tüm herkes şaşkınlığını korurken Şuurcan’ın yanında oturmakta olan Cansu kendini tutamayıp boşluğa kafa atarcasına kahkaha atmaya başladı. Onun hemen arkasında oturan Sanatsız Raci de gülerek: “Milletin şapkasından tavşan çıkar, bizimkinden Olcayto bile çıkmadı.”

Olcayto iki elini başına götürerek boş boş bakmaya başlamıştı. Kıvırcık saçlarından eser yoktu. Tıraş olmuş da değildi. Bu başka bir şeydi.

“Olcayto hayırdır oğlum bedelli mi çıktı?” sorusuna Ferman’ın “Bu kafayı kasaptan mı aldın?” sorusu eşlik ederken noktayı Şuurcan’ın “Ben de saçlarımı kestirmeliyim. Böylelikle ders çalışırken düşen saçımı kaldırmakla vakit kaybetmem.” tespiti koymuştu. Ümran Hanım kahkahalara boğulan sınıfı kahkahalarıyla bastırmış ve resimlere geri dönmüştü.

“Kanka bunu neden yaptın?” diye sordu Alper ve ekledi: “Ben çok seviyordum lan saçlarını.”

“Ben de lan.” dedi Agâh. Ciddi ciddi üzülüyorlardı.

“Kesin sesinizi!” dedi Olcayto sinirle. “Bana nasıl söylemezsiniz Cansu’nun Sanatsız’la çıktığını?”

“Nasıl ya Cansu da mı sanatsız çıktı?” diye sordu Alper.

“Alper bir sus gözünü seveyim.” dedi Agâh ve sırasından kalkıp hemen arka sıradaki Olcayto’nun yanına oturdu. “Oğlum rüzgârdan hızlı dönüyorsun. Hangi kıza yürüdüğünü takip edemiyorum ki.”

“Dün mesaj attım ben ona. Döküldüm falan. O da saçlarımı beğenmediğini ve üçe vurursam bir şansım olabileceğini söyledi.”

“Sen de garanti olsun diye sıfıra mı vurdun?”

“Ne var oğlum bu kadar ya saçımda?”

“Ne, ne var? Yok ki.”

“Ne yapayım ya? Cepte var 10 TL. Gittim berbere. Dedi ki adam bu paraya çocuk çırak tıraş eder. Ben de tamam dedim. Çocuk bildiğin. Tabureye çıktı saçımı kesmeye başladı. Ama bana ders oldu bu. Kendimle alakalı bilmediğim iki şeyi öğrendim.”

“Vaktinde doğsan Keloğlan olabileceğini mi?”

“Hayır! Miyopmuşum.”

“Neden?”

“Keko sordu bana yeter mi diye. Ben de bunun siyah tişörtünü saçıma dahil sandım. Devam dedim. Değilmiş.”

“Oğlum sen amcama neden gitmedin?”

“Heh işte kendimle alakalı öğrendiğim diğer şey de bu.”

“Ne?”

“Salakmışım.”

Ders devam ederken sınıftaki gülüşmeler de devam ediyordu. Bizimkiler de sıranın kendilerine gelmesinin yakın olduğunu fark edince resimlerini hazırlamaya başladılar. Olcayto’nun çizimi fena değildi. Alper’inki durumu kurtarabilirdi ama Agâh’ın hiçbir şekilde yeteneği yoktu. Eli kalem tutuyordu ama tuttuğu kalem ancak yazmaya yetiyordu. Şu an Fahri vardı hocanın yanında. Fahri’den sonra Olcayto’nundu sıra. Olcayto kalkmaya hazırlanırken Ümran Hanım da listeye döndü ve gülerek okudu ismini: “Keltoş hocana koş!” demesi üzerine Olcayto duraksadı. Hoca:

“Hala bekliyorum.”

“Geliyorum.” dedi ve ilerledi. Çizimlerini koydu. Hoca beğenmişti. Bunu mimiklerinden anlamak zor değildi. “Günün karlı çıkanı sen olacaksın bu gidişle.” dedi. Olcayto pek kendindeymiş gibi görünmüyordu ve anlamadı dediğini. “Affedersiniz, karlı derken?”

“Kârlı demek istedi hocamız Olcayto.” dedi Alper uzaklardan. Hoca da: “Bay çok bilmiş gelelim size.” diyerek listeye döndü ve “Alper Salimoğlu.” diyerek Alper’i çağırdı. Alper’e de bilmediği onlarca terimden oluşan eleştirilerini yaptıktan sonra “Serseri gibi top peşinde koşmaya benzemez.” dedi ve tekrar listeye döndü. İşte o an… bunu bize yapma hocam!

“Aga burada mı aga?”

“Agâh.” diye düzeltti bizimki sessizce. Hoca ise tekrarladı:

“Aga Salimoğlu.” demesi üzerine gülmeyi bugün hatırlayan sınıf yine deli gibi gülüyordu. Hoca buna sinirlenmişti. Raci’yi çağırdı.

“Ne gülüyorsun? Gel oku! Aga yazmıyor mu burada? Okusana! Yüksek sesle!” diye bağırdı. Raci utangaç bir bakış attı Agâh’a ve listeye indirdi başını. “Okusana! Aga yazmıyor mu?”

“A…”

“Yüksek sesle!”

“Agah Salimoğlu.”

“Geç yerine!” dedi ve Agâh’a dönüp onu çağırdı. “Neden suratını astın? Sen adını bilmiyorsan ben ne yapayım Aga?” dedi ve resimlerini inceledi. Üç tane resim vardı ve iğrenir gözlerle baktı. “Resimlerin de beş para etmez zaten.” dedi ve eliyle yerine geçmesini söyledi. Agâh cevap vermeyi çok istedi ama kolay değildi bu. Ne diyecekti ki? Karşısında hiçbir şekilde laftan anlamayan bir insan vardı. Kaşları çatık bir şekilde iç çekerek yerine geçti. Aradan 10 dakika geçti ve teneffüs zilinin çalmasına yakın hoca sınıfı serbest bıraktı. Telefonuyla ilgilenmeye başladı. O sırada kapının çaldığını duydu ve “Gir!” diye seslendi. İçeri tamamı takım elbiseli olmak üzere beş kişi girdi.

“Ümran Zalim?” dedi takım elbiseli adamlardan biri.

“Evet.”

“TDK’den geliyoruz. Şapka Kanunu’na muhalefetten tutuklusunuz. Sessiz kalma haddine sahipsiniz. Hatta lütfen sessiz kalın ki bir daha yanlışınızı duymayalım.”

“Bu ne demek oluyor be?”

“Arkadaşlar takalım kelepçeyi.”

“Bak hala ya!”

“Hanımefendi ben halanız değilim. Daha fazla suç işlemeden alalım sizi. Hâlâ konuşuyorsunuz. Sessiz kalma haddine sahip olduğunuzu söyledim.”

“Neden?”

“Haddinizi bilin diye! Türk dili kafanıza göre değersizleştireceğiniz bir dil değildir.” dedi ve verdiği emir doğrultusunda zalim resim öğretmeninin götürülmesini sağladı.

“Beyefendi ben Raci. Sınıf başkanıyım. Var mı yapabileceğimiz bir şey?” diye sordu Raci. Onu duyan adam elindeki dosyaya baktı ve sordu: “Raci Adsız mı?”

“Evet.”

“Bunu da alın.”

Sırasından çıkıp iki arkadaşını da kollarının altına alarak ilerleyen Olcayto belli ki bu durumun sorumlusuydu. “Götürün götürün. O Raci hergelesinin başının altından çıktı hepsi.” demesi üzerine kendisini tokatlayarak gülen Agâh’a: “Ne var oğlum bizim de bir intikamımız olmasın mı?” deyince Agâh gülümsemişti ama açık olan sınıf kapısından Battal Bey’in girdiğini görünce suratı asıldı.
“Tabii ya! Olcayto… ne işin var senin okulda?”
“Hocam…”
“Dur dur… bunu merak etmiyorum aslında. Ne yaptın kendine manyak?” dedi ve gülerek sordu: “Benim gücümün yetmediği saçları hangi güç kestirdi merak ettim.” demesi üzerine Olcayto, Cansu’ya dönmüştü. Cansu halen gülüyordu. Üstelik pişkince: “Bak bak. İyi bak. Sonra bir de dön kendine bak. Olduk mu?”
“Bakıyorum Cansu. Ne yazık! Cumhuriyet’in bugünleri gibi yüzün.” dediğinde Cansu’nun yüzü düşmüştü. Agâh ise Battal Bey’den sıyrılarak TDK yetkililerine yaklaşıp sordu:

“Efendim Sağlık Ocağı’ndaki hemşireyi de almanız mümkün mü acaba?” 

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.