Çilekeş Kardeşler | 26.Bölüm

XXVI – Bayram Kargaşası

“Ofsayt Nuri öldürüldü!”

Yine… yine ve yine… Kaçta kalmıştık 15 mi, 16 mı? Artık sayamıyordum ama can yakıcı olduğu kesindi. 1 gün içerisinde defalarca durmuştu kalbi ama buna rağmen yeniden atmış, pes etmemişti. Bu cümlelerin öznesi Agâh’tı.

“Zannediyorum bitti.” dedi Alper korku dolu bir ifadeyle. “Oğlum sen manyak mısın? 16 kere hapşırmak nedir?”

“16 kere hapşırmışım işte. Hâlâ ne olduğunu anlamadıysan o senin enayiliğin.”

“Ee şimdi nasıl hissediyorsun?”

“İyiyim. 16 kere gittim geldim. Asıl sen söyle, kardeşinin 16 defa kalbinin durup yeniden atmasına tanık oldun. Nasıldı?”

“Oğlum her hapşırışında seni görmeyeyim diye sırtını döndün, anlamadım ki.”

“Ne yapayım oğlum? Fobim var. Hatırlasana ilkokulda dersin ortasında hapşırmıştım. Öğretmen de hasta olup olmadığımı sordu. Yahu arkadaş bir müsaade et, kendimi toparlayayım. Elim burnumdayken kaldırdı beni ayağa, hasta mısın diye soruyor. Bu bilgi ne kadar önemli olabilir senin için?”

“Sen de hiç yadırgamadan uzun uzun anlattın ama.”

“Sorma. Ben de ne kadar geyiğe hasretsem o zamanlar… Anlatıyorum. Bir yerden sonra öğretmenin yüzü ekşimeye başladı. Dağ gibi adam şekilden şekle girdi. İçimden diyorum madem tiksineceksin ne diye soruyorsun. Meğer anlattıklarımdan değil, burnumu kapatarak saklı tuttuğum marifetimin akıntısından iğreniyormuş.” demesi üzerine genzinden gülen Alper, “Ayyy akıyooor.” diyerek Agâh’ın hapşırığına müdahale etmesine olanak tanımadan sorguya çeken öğretmenin o anki tepkisine atıfta bulunuyordu.

Görkemli bir sofrayla son iftar yapılmış ve Ramazan’a veda edilmişti. Salimoğlu Ailesi elinden ve dilinden geldiğince hakkıyla geçirmeye çalışmıştı bu mübarek ayı. Şimdi de sırada bayramı kucaklamak vardı. 30 gün boyunca oruç bilinciyle kendini kötülükten sakındıran, yokluğu kavrayıp varlığa kavuşunca şükretmeyi öğrenen insanların tuttukları oruç ile teminat altına aldıkları temiz benliklerinin coşkusuydu Ramazan Bayramı.

Evdeki tüm alarmlar, saat 05.45’i gösterdiğinde bir ağızdan çalmaya başlamıştı. Burun deliklerine peçete sıkıştırarak uyuyan Agâh, komodinin üstündeki telefonunun alarmını durdurup uyumaya devam etmeye yeltendikten çok kısa bir süre sonra Gönül Hanım tarafından dört bir yanından dürtülerek uyandırılmıştı. Agâh, arifeyi bayrama bağlayan bir gece Gönül Hanım’ın uyumayacağına emin olduğu için böyle bir hareket yapmıştı zaten.

Bayram namazına gitmek üzere ayaklanıp hazırlanan Salimoğlu erkekleri bir şeyi hesaba katmamıştı. Tüm alarmları kurmak demek İlknur bebeğin de o saatte uyanması demekti. Bu durum karşısında mecburen uyanan Elif Hanım sinirden ne diyeceğini şaşırmıştı.

“Pes yani Burhan! Çocuk uyanınca camiye gideceğin tuttu. Hele ki bu saatte!”

“Elif… bayram namazına gidiyorum.”

Evden çıkmadan önce Gönül Hanım geceden yapmış olduğu kalburabastıdan birer çatal ikram etmişti. Bu bir Ramazan Bayram namazı geleneğiydi. Evden dördü de terlikle çıkmıştı. 21.yüzyılın Türkiye’sinde insanlar hâlâ camiye ayakkabıyla gitmeye korkuyordu.

Cami girişinde İmam Efendi, Salim Bey’i çağırarak müjdeyi verdi.

“Salim usta hadi gözün aydın. Bugün senin bayramın.”

“Cümlemizin gözü aydın hocam.”

“Yok yok senin gözün aydın. Bugün cami tesisatının ödemesini yapıyorum.” demesiyle içinden “Gooool!” diye bağıran Salim Bey bunu dışa hissettirmeyip “Acelesi yoktu.” dedi. 6 ay olması dışında bir sorun yoktu. Bu konuyu konuştukları son anı hatırlayan Salim Bey telaşla sordu: “Kim öldü hocam?”

“Yahu ağzını hayra aç. Namaz çıkışı yardım toplayacağız. Şu an namaza gelen herkese velinimet olarak bakabilirsin.”

“Fesuphanallah…”

Olcayto ve babası Avni Bey ile selamlaşıp içeri girdiklerinde ezan yeni okunmaya başlamıştı. Buldukları yerlere göre dağınık halde oturan mümin tayfa içerisinde oldukça meraklı bir kimse vardı.

“Ya Agâh dün gece tam 00.00’da sana bayram mesajı attım. Niye cevap vermedin kardeşim?”

“Bayram saat 12’yi geçtikten sonra değil, namazı kılındıktan sonra kutlanır kardeşim.”

“Oğlum herkes mi öyle düşünüyor acaba? Kimse cevap vermedi çünkü.”

“Milletin kopyala-yapıştır yapmaktan cevap vermeye fırsatı mı var oğlum?”

Namaz başladıktan kısa bir süre sonra içeri giren ak saçlı, sakallı şu amcayı tanıdınız mı? Tabii ki tanıdınız. Onu tanımadıysanız da muhakkak eşine bir yerlerde rastladınız. Toplu taşımada, banklarda, herhangi bir sırada karşılaşmışsınızdır birinden biriyle mutlaka. Fakat camide karşılaşmak…

“Gençler yok mu bana yer verecek biri?” diye söylendi içeri girer girmez. “Şu gençlerin haline bak! Yer vermemek için namaz kılma taklidi yapıyorlar.”

“Amca ne taklidi? Namaz başladı.” diye karşılık verdi arkasından gelen bir adam nefes nefese.

“Ama benim en önde kılmam lazımdı.” dediği sırada o adamın da namaza durduğunu fark etti. Memnuniyetsiz bir şekilde namaza durarak üçüncü tekbire yetişti.

Bayram namazı çok güzeldir. İslamiyet’in inananlara sunduğu en güzel rahmetlerden biridir. Yıl içerisinde Müslümanlar arasında birliğin en kuvvetli şekilde sağlandığı etkinliktir. Sabahın erken saatinde kalkıp yetişme çabasıyla, dışarı çıkıldığında hissedilen o tatlı soğuk havasıyla, camiye varıldığında karşılaşılan o güleç yüzleriyle, huysuz amcalarıyla, lokum dağıtan esnafıyla, namaz sırasında saflar arasında yuvarlanan çocuklarıyla, bayram namazını senede iki defa kılındığından unutulma ihtimaline karşılık her yıl aynı sözlerle tarif ettiği için bir yerden sonra işi şakaya vurarak, “Geçen senekiyle aynı.” diyen imamıyla, ikinci tekbirde rükûya eğilen iyi niyetli cemaatiyle ve çıkışta “Şeker Bayramı değil, Ramazan Bayramı muhterem delirtme beni!” atışmalarıyla bayram namazı çok güzeldi. Hele namaz sonrasında hep bir ağızdan getirilen tekbirlerin hem dillerde hem de kulaklarda bıraktığı o eşsiz tat yok mu? Sonrasında da tüm cemaatin birbiriyle kucaklaşıp bayramını tebrik ediş anları… bayram çok güzel bir şey ya!

Namaz ve bayram tebriki sonrasında cemaat dağıldı. Bizimkiler de cami avlusunda tebrikleşti.

“Vay benim emmim, bayramın mübarek olsun. Ver o güzel elini öpeyim, kurban olduğum.” temalı bol yağ içeren seremoniyle Agâh ve Alper amcalarının elini öpmüş, ellişer lirayı cebe indirmişti. Bunu fark eden Olcayto da sıraya dahil olarak Burhan Bey’e yanaştı. Fakat Burhan Bey elini öptürmeyip buna karşı Olcayto’nun yanağından öperek bayramını kutlamakla yetinince Olcayto isyan bayrağını çekti. “Burhan amca hani bana?”

“Telefonunu kontrol et. Gönderdim.” demesi üzerine bir hesap kartı olmaması dışında hiçbir sorun görmeyen Olcayto heyecanla telefonunu çıkardı ve Burhan Bey’in dün akşamki toplu bayram tebrik mesajına cevaben 50 TL fotoğrafı gönderdiğini fark etti. “Şaka mı bu?”

“Sanal kutlamaya sanal para dümenci.”

“Burhan amca ama ben mesajı gönderdikten sonra telefonu öpüp başıma koyuyorum.”

“Hayırlı bayramlar Salim Bey amca.” diyerek Olcayto’nun yanında beliren sarı yelekli ufaklık tek tek el öpmüştü.

“Ooo Atılgan… sana da hayırlı bayramlar. Nasılsın, neler yapıyorsun?”

“Varoluşun ve yaratılışın hikmetini araştırıyorum Salim amca. Çok yakında evrenin sırrını çözeceğime inanıyorum.”

“Zehir gibi maşallah.”

“Lütfen benden ve zekamdan bahsederken daha iyi benzetmeler yapın Salim amca. Zira zehir güzel bir benzetme değil ve ben güzel bir çocuğum. Hatta en iyisiyim. Bana sadece en iyisi de.”

“Ben en iyisi bir şey demeyeyim.” diyerek kenara çekilen Salim Bey yerini Olcayto’ya bırakmıştı. “Zira mı? Zira nedir?”

“Zira; şu nedenle, şundan dolayı ve çünkü anlamlarına gelen, Farsa kökenli bir bağlaç olmakla beraber dilimizde sıklıkla kullanılmaktadır.” dedi ve elini çenesine götürüp düşünmeye başladı. “Sıklıkla kullanılıyorsa benim kullanmamam gerekirdi çünkü ben özel bir çocuğum. Dememişim gibi davranın.”

“Bu yaşta bu zeka…” diyerek hayretler içerisinde sıkışan Agâh’a Olcayto, “Şans işte. Bizim neden olmaz ki?” diye cevap verdi. Atılgan yine eliyle çenesini kaşıyarak, “Aristoteles der ki, ‘Kimse tesadüfle veya onun vasıtasıyla doğru ve akıllı olmaz.’ Sizin arzu ettiğiniz zekaya sahip olamayışınız bu yaşınıza kadar onu geliştirmek için çaba zapt etmediğinizden kaynaklanmaktadır.”

“Zapt etmek derken?” diye sordu Agâh ama cevap alamadı. Burhan Bey ise Olcayto’ya göz kırparak cebinden çıkardığı 50 TL’yi Atılgan’a bayram harçlığı olarak uzattı ama Atılgan almadı.

“Burhan amca kapitalizm kapımıza dayanmış. Buna sen de alet olma. Bugün bayram olmasaydı bana asla para vermeyecektin. Versen de en fazla 20 TL verecek, sigara aldıracak ve üstünü bana bırakacaktın. Bugün bana kılçıksız bir şekilde 50 TL vermen tamamen kapitalizmin bayram kisvesi altında sana olan dayatımıdır. Yapma.” dedi ve arkasını dönerek uzaklaştı. Burhan Bey de heyecanlı gözlerle elindeki paraya bakan Olcayto’ya, “Al ulan tamam.”

“Ben bu adamın kısa şortla sokaklarda top oynadığı hallerini bilirim! Diyemiyorum çünkü çocuk o kadar küçük ve bilge. O benim bu hallerimi biliyordur kesin.” diyen Alper oldukça şaşkın görünüyordu.

Eve gittiklerinde mükellef bir bayram kahvaltısı hazırlanmıştı. Herkes masadaki yerini aldıktan sonra kahvaltı bol yemekli az muhabbetli bir şekilde başladı. 30 gün boyunca tutulan orucun ve özlem duyulan kahvaltının tadı çıkarıldıktan sonra bayram planı konuşuldu.

“Bugün anneannenize gideceğiz. Ertesi gün önce halanlara, sonra da dayınlara gideceğiz. Öbür gün Sungur Tegin amcanıza gideriz. Öğleden sonra çıkıp Sebahatgillere uğrayalım. Aynı semtteler, onu da aradan çıkarırız. Diğer gün de Burhan amcanlara uğrarız ama sabah erken gitmemiz lazım. Çünkü o gün de herkes bize gelecek.”

“Anneciğim bayram üç gün.”

“Ayrıca Burhan amcamlar burada zaten, niye gidiyoruz ki onlara?” diye soran Alper, amcasının samimiyetine inanarak ona dönüp, “Sahi siz hâlâ niye buradasınız ya?”

“Dumbabadumbabadumbaba…

Evlere neşe ve bereket geldi

Aman ne iyi etti de geldi

Hoş geldi, sefa getirdi

Dumbabadumbaba amaaaan Demba ba, Demba ba…”

“Ne oluyor ya?”

“Davulcu geldi.”

“Açmayalım!”

“Aç kapıyı Salim efendi

Ben geldim Seyyar Recep Fikri

Adıma Fikri ekledim

Sırf olsun diye kafiyeli…” dedikten sonra Burhan Bey son kalan parça ekmeğini de ağzına tıkıştırdıktan sonra kalktı ve kapıyı açtı. “Ooo hoş geldin yahu Recep. Ne zamandır davulcusun sen acep? Para yok ben de, inan ki boş cep. Kahve var, içen mi? Kütüğü Halep.” diyerek kendi kendine ritim tutan Burhan Bey tüm ahaliyi güldürmüştü.

“Seyyar sen ne ara davulcu oldun harbiden? Hiç haberimiz olmadı.”

“Salim usta ayıp ediyorsun. 30 gündür sayemde uyanıyorsun. Bak susayım diyorum ama yine kafiye yaptırıyorsun.”

“Hiç duymadık seni. Biz hep alarmla uyanıyoruz.”

“Ama ben özellikle tespit ettim. Davula vurduğum gibi ışıklarınız yanıyordu.”

“Mümkün değil Recep. Geçen sene mantolama yaptırdık. Ne soğuk giriyor içeri ne de ses.” dedi ve Atılgan’dan gördüğü üzere elini çenesine götürerek düşündü, “Hem bu mahallenin davulcusu Muharrem değil miydi?”

“İhaleye girdik, ben kazandım.” demesi üzerine Burhan Bey onu onaylar bir tutumla başını salladı. “Ben ona sormuştum ağabey ihaleyi.” dedi ve telefonunu çıkararak Muharrem’den gelen mesajı gösterdi.

“Adam kazandı.”

“Hayırlı olsun Recep.”

“Hayırlı olsunu mu kaldı Salim usta? İş bitti. Ben de hakkımı almaya geldim.”

“Aman Salim ağabey buna para verme. 1 ay boyunca kafamızı ütüledi zaten.” diyerek başını soktu kapıdan eski davulcu Muharrem. Sinirlenen recep tokmağı kaldırarak,

“Bana bak Muharrem!”

“Eee? Sana baktım Recep, söyle!”

Yüz gülümseten bu diyaloglara daha fazla dayanamayan Burhan Bey kapıyı ikilinin yüzüne kapatmıştı. Fakat aile kahvaltıya Recep’in manileri eşliğinde devam etmek zorunda kalmıştı.

“Salim usta yapma böyle

Kaç para vereceksen ver de gidem evime

Nakit yoksa pos var iç cebimde

Lira da olur döviz de…”

Kahvaltının ardından aile içinde bayramlaşıldı. Önce Gönül Hanım Salim Bey’in elini öptü, sonra da Salim Bey, Gönül Hanım’ın. Bayramlaşıldıktan sonra öğlen namazları kılındı ve aile 1 günlük ziyarete ne götürüyor olabiliriz düşüncesi eşliğinde fermuarları zorla kapanan valizler eşliğinde yola çıktı. İşte bu durum, mahallede iyi bir izlenim bırakmamıştı.

Malamat’a iki vesait uzaklıkta olan Zibil’e varmışlardı. Anneannenin evi taksiden indikten sonra oldukça yakındı. Anneanne torunuyla beraber yaşamaktaydı. Oğlu yani bizim ikizlerin dayısı, ailesiyle birlikte Konya’da yaşamaktaydı. Büyük oğlan üniversiteyi İstanbul’da kazanınca babaannesine sığınmıştı. Dengeyi çözmek zor değil. Agâh ve Alper’in anneannesi, Ensar’ın yanlış yazılmış hali olan Ersan’ın da babaannesi.

“Eee çifte kumrular nasıl gidiyor, alıştınız mı beraber yaşamaya?” dediğinde anneanne suratını asmıştı. “Gördüğüm mü var? Aman keşke sizinkilerle yaşasaydım. İkizler. Hiç değilse biri içerde bilgisayar oynarken, diğeri yanımda otururdu.”

“Babaanne sen en azından surat asıyorsun. Ya ben ne yapayım? Günlerdir gözüme uyku girmiyor. Tam diyorum televizyon izliyor, hemen yatıp uyuyayım. Televizyonun sesinden uyuyamıyorum. Senden sonra yatınca da senin sesinden uyuyamıyorum.”

“Ben horlamam bir kere.”

“Zaten horlamıyorsun. Bilimsel bir proje yürütüyorsun. Çevirmeli telefonda numara giriyor gibisin.”

“Laflara bak hele. Ben namaz kılarken uyu sen de.”

“Bunun yerine sen televizyonun sesini biraz kıssan? Yan dairedekilerin duymasına gerek yok hani, onların var televizyonu.”

“Yahu şu evde bir televizyon keyfim var. Zaten dün erken yatmak zorunda kaldım. Bak sen şu AT TV’nin yaptığına! Gidiyor Eşkıya’nın tekrarını veriyor. Onu izlemişim ben. Niye izlemediğim diziyi vermiyorsunuz?”

“Hay Allah onları bildiği gibi yapsın anneanne ya!” diyerek sohbete katılan Agâh, bir amin kaparak has torun olduğunu yine göstermişti. Her ne kadar anneanne çayını tazeleyen Alper’e, “Var olasın Agâh.” dese de.

Akşama doğru yemek hazırlama telaşına henüz girilmişken Gönül Hanım’ın telefonu çalmıştı. Arayan Burhan Bey’di. “Yengeciğim Düdük İbrahim’in hanımı aradı da ev telefonundan. Akşam oturmasına gelmek istiyorlarmış bayramlaşmak için. Elif yok diyemeden İbrahim de oradan bağırdı Avni ve Mithat Başkanı’ da çağırmış. Acaba siz gelebilir misiniz? Elif’in durumu malum.”

“Niye geliyor bu herif yine ya?”

“Adı üstünde oğlum bayramlaşmak için. Baban büyük ya, onlar gelecek tabii.” diyen Gönül Hanım annesine durumu izah etti. Bu durumdan pek memnun olmasa da ikizlerin anlayışlı, usul erkân bilen bir anneannesi vardı. O kadar valiz daha hiç açılmadan yeniden yollara çıkmıştı. Bayramı bayram gibi yaşamak, akrabaları ziyaret etmek, çocuklarına bu coşkuyu tattırmak yerine bayramı bir tatil imkanı olarak gören İstanbullular sayesinde yollar sakindi ve aile hızlı bir şekilde Malamat’a döndü. Salim Bey ve Gönül Hanım akşam için birkaç eksiği almak ve beraber kısa da olsa bayram yürüyüşüne çıkmak için eve uğramadan devam ederken ikizler eve gelmişti. Alper Leyla’ya atmış olduğu hiçbir mesaja cevap alamazken Agâh da Açelya’nın birbirinden tuhaf tripleriyle uğraşmakta ve anlamlandırmadığı aile sorunlarını dinlemekteydi.

“Yine ne olmuş Agâh?”

“Babası demiş ki, ‘sen nereye gidiyorsun her sabah.”

“Nereye gidiyormuş?”

“Okula.”

“Ahahahah.”

Akşam ezanına 20 dakika kala abdest bozmak pahasına şekerlemeye yatan kardeşlere karşı ikilide yatarken geldiklerini bile fark etmeyen Burhan Bey eşlik etmekteydi. Akşam ezanının okunmasıyla Burhan Bey uyanmıştı. Eşofmanını çıkarıp sandalyenin üzerine astığını hatırladığı pantolonuna uzanmıştı. Ancak eli boştu. Sandalyeye döndüğünde pantolonunu da göremedi.

“Şşt! İkizler Tekkesi! Uyanın lan.”

“Amca ne oldu ya?”

“Ne olacak abdest kaçtı.” deyip kahkahasını patlattıktan sonra sordu: “Benim pantolonu ne yaptınız?”

“Ne yapacağız amca senin pantolonunu?”

“Hayda!” diyerek ayağa kalkan Burhan Bey sağa sola bakınmaya başladı. Bulamayınca Elif Hanım’a sormuştu. Elif Hanım bu soruyu o kadar saçma buldu ki cevap dahi vermedi. Şaşılacak işti. Oturma odasında pantolonunu çıkarıp sandalyeye asan ve ev ahalisinin de hiçbir müdahalesi olmayan pantolon nereye gidebilirdi?

“Yetişin komşulaaarr! Kocam gitti! Yetişiiiin!” diye bir bağırtı kopmasın mı? Uyanmak için fırsat kollayan İlknur bebek feryat figan eden bu kadın yetmezmiş gibi katılıverdi ona ağlama sesiyle. Yahu arkadaş uyanıyorsun ve annen de yanında işte. Daha niye ağlıyorsun ki? 0-1 yaş arasındaki bebeklerde ciddi bir sürüm hatası var ve kimse farkında değil.

Seslere karşı endişelenen Burhan Bey camı açarak başını sarkıttı ama senin geldiği yönü göremiyordu. Hemen karşısında elinde satırla etrafı izleyen Kasap Osman’ı gördüğü gibi seslendi.

“Osman ne oluyor?”

“Anlamadım ki Burhan. Nuri’ye bir şey oldu galiba.”

“Anlasana oğlum, boşuna mı dışarıdasın?” diyen Burhan Bey’i haklı bulan Osman da sese doğru yürüyerek camın görüş açısından kayboldu. Çok geçmeden geri döndü ve şu bilgileri aktardı: “Nuriye yenge ağlıyor. Biri Ofsayt Nuri’yi öldürüp pantolonunu kapıya atmış.”

“Bu nasıl bir mesaj lan?” diyen Burhan Bey peşine meraklı ikizleri de alarak dışarı atmıştı kendini. Üstelik altı, nasıl çıkardıysa öyleydi. Apartmandan çıktıklarında kalabalığa doğru yürüdüler. Nuriye Hanım elinde siyah bir kumaş pantolona sarılmış ağlıyor, Leyla da yanında paçasını tutarak feryat ediyordu.

“Leyla ne oluyor?” diye soran Alper hızlıca gidip elini tuttu Leyla’nın. Agâh’ın arkasında olan ve pantolonsuz bir şekilde dışarda olduğunun farkında olmayan Burhan Bey’in gözü de Nuriye Hanım ve Leyla’nın delicesine sardığı pantolondaydı.

“Nuriye Hanım neye ağlıyorsunuz, hele bir anlatın yahu.” diyerek kendini gösteren kişi de Battal Hoca’ydı.

“Sonunda yaptılar. Nuri’mi benden aldılar. Her gün tehdit ediliyordu zaten. Nuri’mi vurdular. Pantolonunu da kapıya attılar.” dedikçe ağlaması şiddetleniyordu. Agâh’ı iten Burhan Bey daha da dayanamayıp:

“Ablacığım bu pantolon benim ya ne Nuri’si?” dediği sırada dizlerine kadar uzanan siyah çamaşırıyla tüm Malamat’a kendini sunmuş oldu.

“Burhan ne oluyor burada?” diyerek Elif Hanım kucağında kızıyla gelmişti. Bir Nuriye Hanım’ın elindeki pantolona, bir de kocasının yarı çıplak oluşuna bakıyordu.

“Saçmalama be manyak! Bak paçasına… geçenlerde sökülmüştü, ben dikmiştim. Bu da izi.”

“Burhan bu senin pantolonun ve ben dikmedim. Ne oluyor burada?” diye bir kez daha bağırdı Elif Hanım.

“Bir şey yok hayatım. Nuri’yi öldürüp pantolonunu kapıya atmışlar. Benle ilgisi yok.” derken Agâh ile göz göze gelmişti. “Ne ulan ihale bana kalacağına Nuri ölsün.” dedi ve geri geri kaçmaya çalışırken tosladı.

“O benim pantolonum değil. Ne oluyor ulan burada?” diyerek Nuri çıkagelmesin mi?

“Nuri ağabey hiç öyle bakma, bu durumu açıklayamam.”

“Ben açıklayayım. Bunun adı düpedüz hakemi aldatmaya yönelik hareket!”

“Nuri! Benim Fifa kokartlım yaşıyorsun!” diyerek eşine doğru koşan Nuriye Hanım eşinin farklı bir yöne bakmasıyla durdu. Nuri’nin gözü Alper’deydi. “Bırak ulan kızımın elini topçu bozuntusu!”

“Yahu arkadaş hanımın fantastik bir suikaste kurban gittiğini düşünüyor. Elinde amcamın pantolonunu tutuyor. Pantolonun paçasını diktiğine emin. Yetmiyor, amcam yarı çıplak ve sen hâlâ bana çatıyorsun. Nuri amca sen benden ne istiyorsun ya?”

“Olacak iş değil ya. Milleti keriz yerine koyuyorlar. Çıldıracağım!” diyerek cümbüşün içine dahil olan Salim Bey ve Gönül Hanım çifti olanları yadırgamadan söylenmeye devam ediyordu. “Görüyorum oraya yazmış, karpuzun kilosu 90 kuruş. 1 kilo istiyorum yok diyor. Madem satmıyorsun, ona göre fiyat biç!”

“Baba gerçekten bunu sorguladın mı ya?”

“Salim…” dedi ve titrek sesiyle ekledi Avni Bey, “Bugünleri de mi görecektim Salim? Sen başka manava mı gittin?”

“Avni ağabey kurban olayım zaten ortalık karışık.” diyen Burhan Bey usulca yaklaşıp pantolonunu giymişti.

“Avni ne yapayım kardeşim? Sen de ürünlerin üstüne fiyatını yazmıyorsun. İlla soracağız.”

“Demek ki diyalog istiyorum Salim.”

Ortalık tam anlamıyla panayır yerine dönmüş ve ciddi bir kaos ortaya çıkmıştı. Herkes bir başkasıyla tartışmaktaydı. O sırada kendini daha fazla tutamayan Nuri, Burhan Bey’in yakasına yapıştı. Burhan Bey ise ekmeğindeydi. Ceplerini kontrol ediyordu.

“1 dakika ya! Benim cüzdanım yok.” dedi ve Nuriye Hanım’a döndü. “Vallahi ben de bunu açıklayamam.”

“Ben açıklarım.” diyerek ortaya çıktı Atılgan yanında ipsiz sapsız hergelenin biriyle. “Sevgili mahallelim; bu yanımda görmüş olduğunuz şahıs hırsızdır. Bayram günü nasıl olsa herkes tatile gidiyor düşüncesinden hareketle evlerinize girmiştir ve ben kendisini yakaladım.” demesiyle yanındaki kişiliksiz yaratık oldukça naif bir ses tonuyla:

“Sevgili davacılarım! 9 yaşındaki Atılgan ile Salimoğlu dairesinde tanıştık. Kitaplara bakıyordum. Hırsızlığa ilgilisin galiba dedi. Evet dedim. Oysa sahaflara satabileceğim değerli bir şeyin peşindeydim. 2 saate yakın konuştuk. Arsen Lüpen’den girdik, Cingöz Recai’den çıktık. Yeni bir arkadaşım oldu.”

“Ben Agâh ağabeyin polisiye seven bir arkadaşı olduğunu düşünmüştüm ama tabii ki gerçek niyetini anlamam uzun sürmedi çünkü ben zeki bir çocuğum. Sizden de Burhan amcanın pantolonunu aşırıp cüzdanını alınca pantolonu rastgele fırlatmış.”

“Çaldıklarımı teslim ediyorum ve artık zenginden çalıp fakire vereceğim.” dedi ve kahraman gibi ardını döndüğü gibi yürümeye başladı. Atılgan ise bir ıslık çaldığı gibi etrafını sardırdı. boyunlarında Malamat Belediyesi logosu bulunan dört köpek hırsızı derdest etmişti. Mithat Bey’in işiydi. “Belediyede israfa son!” sloganı altında ilçenin güvenliğinden sorumlu memurların işine son vermiş, sokak köpeklerini bedelsiz bir şekilde işe almıştı.

“Sana kitap okumak seni geliştirir dedim. İşlediğin suçları kapatır demedim.” dedi ve ekledi, “Başlangıçta polise haber vermiştim ama polis beni dinlemedi. Bulmak kolay değil diyerek geçiştirdi, adamı bulmuş olmama rağmen. Üstelediğimde de burayı Arka Sokaklar mı sandın dedi. Ben de belediyeden yardım istedim. Onlara azılı bir suçluyu verme karşılığında tek başıma bir eğitim alma garantisi aldım. Çünkü ben…”

“Zeki bir çocuksun!” dedi herkes hep bir ağızdan. Malamat bu ukala ama yetenekli evladını bağrına basmış, ileride başarılı olmasını arzulamıştı.

Malamat halkı yerlerde sürünen soysuzu ise yuhalayıp saldırma girişiminde bulunurken Battal Hoca çok güzel bir şey söylemişti. “Dilerim bu hırsız hak ettiği cezayı çeker.”

Ne o? Basit mi geldi? Bence tam yerindeydi. Türkiye’de hırsızlar hiçbir zaman cezasını çekmiyordu. Polisler çoğu zaman ihbarların peşine bile düşmüyordu. Kazayla belayla bir hırsız yakalansa bile ödül verirmiş gibi akşamına serbest kalıyordu. Bu ülkede hak yemek ve buna karşın bir bedel ödememek son derece olağandı. Olağanüstü olansa, işlenen bir suça karşı mağdurun hakkını aramasıydı. İnsanlar parayı kolay kazanmıyordu ve bu devirde para kötü niyetli namussuzlara peşkeş çekilemeyecek kadar değerli bir şeydi. Devlet büyüklerimiz kendi bozdukları ekonomiyi bahane edinerek her şeye zam yaparken, umut olarak ortaya çıkan Büyükşehir Belediyemiz ekmeğinden suyuna, mezarlıktan ulaşıma kadar limiti zorlarken insanlar için böylesine değerli kıldıkları parayı korumak, ona el uzatanı da hakkıyla cezalandırmak zorundadır.

“Olcayto sen neredesin ya?”

“Kardeşim kahvaltıdan sonra biraz uzandım. Hırsızın girdiğini hissettim. Uyuma numarası yapayım dedim. Sahiden uyumuşum.”  

BÖLÜM SONU

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.