Çilekeş Kardeşler | 25.Bölüm: Üç Avanak

XXV – Üç Avanak

“Bittik biz beyler bittik!”

Ligin son bulmasıyla Alper kendini salmıştı. Hızlı adımlarla yürümekte olan Leyla’yı koşarak takip ediyor, nefes almaktan vakit bularak ettiği dualarda barışmaktan ziyade durup onu dinlemesini istiyordu. Okul bahçesinde yaşanan bu durum oldukça gülünç karşılanıyordu. 

“Leyla, Brüksel lahanam iki dakika durur musun?”

“Peşimi bırak Alper!”

“İşte bir dursan peşini bırakacağım.” dedi ve koşmaya devam ederken aklına gelen film repliğini söyleyiverdi, “Ben koşarken de seni seviyorum Hüsniye!” demesiyle Leyla’nın durması bir oldu.

“Hüsniye?”

“Filmde vardı ya, ya…” dedi Alper iki dizini kavramış eğilerek.

“Ya, ya?”

“Ya ya ya şa şa şa Leyla aşkım çok yaşa!” 

Bu çocuk ne zaman Leyla’ya bir filmden replik söylese ters tepiyordu. Leyla, Alper’i bir kez daha tersleyip okula girmişti. Alper’in ise daha fazla koşturacak hali kalmamıştı. Olduğu yerde dönerek sallandı ve tam düşecekken Agâh’ın güven dolu kollarında buldu kendisini. İki kardeş beraber sınıfa çıkmıştı. Olcayto’nun uzaklaştırıldığı bir okul, okul değildi. Sanki Olcayto değil de okul Olcayto’dan uzaklaştırılmıştı. Bu ceza okula verilmiş bir cezaydı. Macera yoktu. Heyecan yoktu. İşin enteresan kısmı Olcayto olsa da saçları yoktu. 

“Oğlum bu kızla nasıl düzelecek aramız ya?”

“Kardeşim biz babamıza yamuk yaptı diye Nuri’ye neler yaptık. Bırak kız da sana bozulsun.”

“Ee ne diyorsun yani?”

“Bir daha suratına bakmasa yeridir.”

“Oğlum madem böyle olacaktı niye uyarmadın başında?”

Agâh bunu duyduktan sonra ısınmış havalara rağmen yanmakta olan kalorifere yaslanarak hakikaten de neden başında uyarmadığını düşündü. Fakat sırtını odun ateşiymiş gibi yakan sıcaklığa daha fazla dayanamayarak küçük bir inleme sonrasında kaloriferden çekildi. Tipik bir İstanbul okuluydu. Kışın yanmayan kaloriferlere yazın el değmezdi. Alper kareli defterini önüne almış, şekiller çizmekteydi. Genellikle morali bozukken yapardı bunu. Agâh ise telefonunu çıkarıp Açelya ile mesajlaşmaya başladı. Birkaç gündür araları pek bir limoniydi. Üstelik adam akıllı bir sebebi de yoktu. Açelya adeta bir açık kovalıyor, bulur bulmaz da tribi basıyordu. Son tribin sebebi de Açelya’nın rüyasında Agâh’ı görmesiydi.

“Buna neden trip attı ki?”

“Rüyasına girerek uykusundan verim almasını engellemişim.” demesi sonrasında telefonu titremeye başladı. Arayan, telefonuna kayıtlı olduğu haliyle, “Keltolcaytoş” idi. 

“Agâh’ım!”

“Söyle keline kurban olduğum.”

“Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi hepinizin, hepimizin üzerine olsun.”

“Amin kardeşim. Neden geciktin? Arayacağını söylemiştin hemen.”

“Allah’ın huzuruna çıktım kardeşim.” dedi ve az önceki mümin edasından sıyrılarak daha kısık bir sesle: “Bu akşam iftarımızı lüks bir restoranda açıyoruz!”

“İftarı değil, orucu açabiliriz ancak bu bir, ikincisi, hayırdır Olcayto, caminin önünde mendil falan mı açtın?”

“Tanıdığımız be kardeşim. Sen Açelya’yı getir, Alper de Leyla’yı ikna etsin. Güzel bir akşam geçirelim.” derken sesinde farklı bir niyet var gibiydi. Agâh da bunun farkındaydı. “Karşılığında ne istiyorsun?”

“Leyla’nın arkadaşı Sumru’yu bana yapmazsanız adam değilsiniz. Ben diyeceğimi dedim. Akşam görüşürüz.” dedi ve ses kesildi. Agâh heyecanla durumu Alper’e anlattı. Alper’in gözlerinde kahkaha emojileri parıl parıl parlamaktaydı. 

“Yalnız ufak bir sorunumuz var.” dedi Agâh. 

“Nedir o?”

“Olcayto karşılığında Sumru’yu ona ayarlamamızı istiyor. Ayarlayabilmemiz için Olcayto’yu hiç görmemesi lazım. O kadar imkansız yani.” demesi üzerine Alper ağır çekim efekti yutmuşçasına gülerek, “Kolay. Sumru gülünce gözleri kapanıyor. İki esprilik işi var.” 

Bunu duyan Agâh rahatlamış bir şekilde arkasına yaslanmıştı kaloriferin yakıcı sıcaklığını hatırlamadan. “Yandım!” diye sıçradığı anda içeri giren Battal Bey elindeki Din Kültürü sınavının kağıtlarını sallayarak: “Bu gidişle hepiniz yanacaksınız zaten.” dedi.  Battal Bey karşısında afallamış halde olan öğrencileri görünce: “Ne o başka birini mi bekliyordunuz?” diye sordu.

“Sizi beklemediğimiz kesin hocam.” 

“Peki gideyim o zaman ben.” derken ağır adımlar atıyor ve içinde oynayan gözleriyle sınıfı gözlüyordu. Oralı bile olmayan sınıf onu hayal kırıklığına uğratmıştı. “Nereye gideceğim be kaldırın notları. Sınav var.”

“Zaten bir tek sınavda geliyorsunuz hocam.” dedi Ferman.

“Gel buraya Ferman. Dağıt kağıtları.” demesiyle yerinden fırlayan Ferman koşarak aldı kağıtları hocanın elinden. “Sınav soruları elimde! Üstelik bu sefer siz verdiniz.” 

Sınav başlamıştı. Son iki sınavdan biriydi bu. Sınıf yılmış vaziyetteydi bu sınavlardan artık. Bir an önce bitirip yaz tatilini kucaklamak istiyorlardı. Alper bunun hayalini kurarken dalmıştı. Onu bu hayaller aleminden Şuurcan’ın isteği uyandırmıştı.

“Hocam ek kağıt alabilir miyim?” demesi üzerine Alper arkasını çevirdiği kağıdını kaptığı gibi sallayarak: “Sınav test ya! Ne yazıyor olabilirsin ya? Al benimkine yaz ya!” dedi. Bunu ciddiye alan Şuurcan’ı Battal Bey durdurmuştu. 

“Düşünsene ağaçsın, Şuurcan için kesiliyorsun.”

Sınavın bitmesine 10 dakika kalmıştı. Tam anlamıyla bir sessizlik hakimdi. Battal Bey göz açtırmamıştı kimseye. Sınav da Din Kültürü sınavı olduğu için pek zorlanmamıştı kimse. Bir kişi hariç.

“Fahri!”

“Hocam!”

“Ne yapıyorsun sen? Telefon mu elindeki?”

“Ne alakası var hocam ya? Sınavdayım. Lütfen dikkatimi dağıtmayın. Allah Allah ya!” diyerek fevriliğini yine konuşturuyordu. Battal Bey’in ise peşini bırakmaya niyeti yoktu. “Kalk ayağa!” 

“Hocam…” 

“Kalk dedim ayağa!” demesi sonrası Fahri elindeki telefonu çaktırmadan sıranın altına koymuştu. “Hocam telefon falan yok. Neden böyle yapıyorsunuz?” diyerek ayağa kalktı. Battal Bey de başını sallaya sallaya yaklaşmıştı elleri cebinde. Kopya çeken bir öğrenciyi yakalamanın eşsiz zaferi içindeydi. Sıraya vardığında Fahri’nin yüzü düşmüş, fevriliği yerini yumurcaklığa bırakmıştı. “Hocam lütfen…” 

Battal Bey, Fahri’nin gözlerinin içine bakarken elini sıranın altına sokmuştu. Fahri boynunu bükmüş, utanç içindeydi. Battal Bey’in kendisini itip sıranın altına eğilmesiyle titreyerek kaldırdı başını.

“Nerede lan telefon?” diye bağırdı Battal Bey öfke içinde.

“Nasıl nerede?” diye sordu Fahri şaşkınlıkla. “Sıranın altına koymuştum ya!” diyerek o da Battal Bey’i ittiği gibi sıranın altına eğildi. Defterleri atıyor, kalemlikleri savuruyor ama bir türlü bulamıyordu. “Nerede oğlum telefon?” diye bağırmaya başladı Fahri. 

“Olmaz ya… olamaz ya. Nerede oğlum telefonum?”

“Fahriii!” 

“Raci beni çıldırtmayın telefonum nerede? Hani baktık ya sorulara sonra sıranın altına koydum.” 

“Demek sorulara baktınız.” dedi Battal Bey gülerek.

“Hocam durun bir telefon gitmiş.” demesi üzerine Raci cebinden çıkararak: “Al geri zekalı. Mahvettin her şeyi.”

“Oğlum sen niye benim telefonumu alıyorsun ya?”

“Niye acaba?” deyince Raci, düşmüştü jeton Fahri’de… “Heee…” gibi içinde hay babanın kemigine eşek arıları yuva yapsın temalı bir ifade çıktı ağzından. Battal Bey gülerken Raci kendisini de yaktığı için tavırlıydı Fahri’ye. “Bana ne sanki! Beter olsun enayi! Ne anlar bu iyilikten zaten? Boşuna dememişler iyilik yap denize at!” 

“İkiniz… benimle geleceksiniz! Kopyacı enayiler sizi.” demesiyle Fahri çaresizce sordu: “Hocam Ankaralılar iyilik yapınca nereye atıyor?”

Akşamüstü Agâh ile Açelya buluşmuştu. Açelya son derece solgun görünüyordu çünkü bugün ilk defa oruç tutuyordu. Alkışlar minnak Açelya’ya! Olcayto çağırmasaydı da bugün bu çift beraber oruç açacaktı. Agâh her ne kadar sevap kastığı için mutlu olsa da bu buruk bir mutluluktu çünkü hayatında ilk defa oruç tutan Açelya gerçekten de hiç çekilir gibi değildi. 

“Saat kaç?”

“17.33.”

“Ya üç dakika önce sorduğumda da 17.30’du!” dedi ayağını yere vurarak.

“Çok mantıklı değil mi iftarlık hurmam?”

“Agâh bak eminsin değil mi, hiçbir şey yemiyoruz?”

“Tabii ki eminim Açelya. Bunun bir ölçüsü yok ki.”

“Nasıl yok? 17 saat bir ölçü değil miydi?” dedi ve hemen saati kontrol etti. Saate bakarken haber uygulamasından gelen bilirimi de okumuştu. Ünlü Beslenme Uzmanı Canan Canacankatan, iftarda hafif yiyecekler tercih edilmesi gerektiğini söylemiş. “Ne diyor bu kadın ya? Ben şimdi otursam bir danayı çiğ çiğ yiyeceğim.” dedikten sonra Agâh’a dönerek sordu: “Birbirimizi yesek orucumuz bozulmaz değil mi?” Boş bulunan Agâh gülerek karşılık verdi: “Olur mu canım? Ramazan günü söylediğin şeye bak.” derken heyecandan bembeyaz olmuştu. 

“Olur ya ne var bunda?” dedi ve çantasından çıkardığı bir kurşun kalemle açık olan saçlarını topladı. Agâh iyice heyecanlanmıştı ama temkinliydi.

“Sen neden hiç sert değilsin?” diye sordu Açelya. Daha önce de bu konu hakkında uzun uzun tartışmışlardı. Bunu duyan Agâh birbirimizi yeme meselesinin yeni bir trip olduğunu anlayarak rahatladı ve Açelya’nın yanına oturdu. Açelya’nın sorusunu tekrarlaması üzerine Agâh:

“O ne demek?”

“Hiç sert değilsin. Hep ılımlısın. Ben bile senden daha sertim.”

“Tamam da ne yapmamı istiyorsun ki?”

“Sert ol biraz. Ben sert ve sahiplenen sevgili isterim.”

“Yani sert olmazsam beni istemeyecek misin?” diye sorması üzerine herhangi bir cevap alamayınca şaşırmış bir şekilde devam etti: “Benden tam olarak ne istediğinin farkında mısın? Sen benim sevdiğim kızsın. Ben sana değer veriyorum. Bu sana değer ki, veriyorum. Ben sana senin için atan bir kalp hediye ediyorum. Sen bendeki tüm kötülükleri silip atmış bir kalbin sahibisin. O kalpten nasıl bir sertlik beklersin ya da o kalbi taşıyan kişiden nasıl sana sahiplik taslamasını istersin?” dedi ve sustu. Açelya da beklediği tepkiyi alamadığı için memnuniyetsizdi. Tek kelime etmedi. Çift kişilik bir bankın ayrı köşelerinde oturmaktalardı. Aralarına giren anlamsız boşluk, tuhaf bir beklentinin ürünüydü.

“Beni çok şaşırttın.” dedi Agâh hiç düşünmeden. Açelya da kafa sallayarak karşılık verdi. “Biz bir ilişki yaşıyoruz. Birbirimizi seviyoruz, birbirimizle yarışmıyoruz. Benim yapacağım seni sevmek, senin üzerinde bir güç kurmak değil.”

“Kalkalım mı artık?”

Agâh’ın tüm hevesi kaçmıştı. Akşama duyduğu heyecan, beklenti, mutluluk hepsi yerle bir olmuştu. Agâh ilk defa bir ilişki yaşıyordu. Hayalinde yaşayan ilişkinin temelinde birbirini seven ve mutlu etmek için çırpınan iki insan yaşamaktaydı ama kendisinden talep edilen hem karakterinden hem de hayallerinden çok uzaktı.

Yol boyunca hiç konuşmamışlardı. Agâh araya bir iki espri sıkıştırmaya çalışmış ama cılız bir tebessümden fazlasını elde edememişti. Yoldan Alper’i de alıp Olcayto’nun verdiği adrese gelmişlerdi. Karşılarında son derece lüks bir mekan, önünde Olcayto, çaprazında da Sumru ve Leyla vardı. Leyla’nın organizasyondan haberi yoktu. Alper’in kafalamayı başardığı Sumru onu buraya getirmişti. Leyla durumun farkına vardığında her şey için çok geçti. Çekip gidemezdi. Ezan saatine çok az kalmıştı. Mecburen durumu kabullenmişti. Fakat sorun farklıydı. Olcayto’nun getirdiği bu mekan fazla lükstü. Açelya önceden tanışma fırsatı bulduğu Leyla ile görüşmek için yanına gittiği sırada Alper ve Agâh da soluğu Olcayto’nun kollarında almıştı. Biri bir kolundan, diğeri de öbür kolundan tutarak kaldırmışlardı Olcayto’yu.

“Oğlum sen çıldırdın mı? İsmET’te ne işimiz var?”

“Ya kardeşim tanıdığımız diyorum. Biraz rahatlasanıza.” dedi ve ikiliden kurtulup vermiş oldukları sözü hatırlattı: “Sumru’ya benden bahsettiniz mi?” 

“Benimle gel.” diyen Alper, Sumru’ya yaklaştı. Olcayto da hemen peşindeydi. Alper, Leyla’ya bir kafa selamı verdikten sonra Sumru’ya dönüp: “Sumru küçük su birikintisine ne denir?” diye sordu. Saf saf bakan Sumru, “Ne denir?” dedikten sonra Alper hiç utanıp sıkılmadan, “Sucuk.” dedi. Buna karşı son derece tedbirsiz kalan Sumru önce algılamaya çalıştı ve sonra da kahkahayı patlattı. Gözlerini kıstığı anda Alper geri çekildi ve Olcayto bu minvalde espriler yaparak Sumru’ya restoran girişine doğru eşlik etmeye başladı. Açlıktan gözü dönen Açelya ise Agâh’ın yanına gidip: “Alper sucuk dedi. Nerede sucuk?” diye soruyordu. 

İçeri girdiklerinde Olcayto’nun daha önceden rezerve ettiği masaya oturdular. Fakat Leyla ve haliyle Alper pek bir gergindi. Vejetaryen sevgilisini kendini affettirmek için bir etçiye getirmiş gibi olmuştu. Bir garson masaya yaklaştı ve:

“Ne arzu edersiniz efendim?” diye sordu. İsm-et’in pahalı menülerini kafasında canlandıran Agâh grup sözcülüğünü ele alarak: “İftar menüsü alalım biz garson bey.” dedi. Tebessüm ederek karşılık veren garson böyle bir menünün olmadığını söylemişti. O sırada hızlıca “Almanya’da Almanlar yaşıyorsa, Sakarya’da sakarlar mı yaşıyor?” saçmalığını şaka diye yutturarak Sumru’nun yeniden gözlerini yummasını sağlayan Olcayto garsona: “Masayı donatın.” demişti. Alper ise araya girerek cevabının hayır olduğunu bile bile sordu: “Aramızda vejetaryen var da, ona göre bir menünüz var mı?” diye sordu. Garson iki farklı mekanın birleştirilmesiyle vücut bulan yeri işaret ederek:

“Evet efendim. Etçil misafirlerimiz için İsm-Et, otçul misafirlerimiz için de İs-Ot bölümümüz var.”

“İsot?”

“İsmet Bey’i memleketinde İso diye severlermiş efendim.” dedi ve vejetaryen menüyü getirip masaya bıraktı. Siparişleri alan garson ezan saatinde çorbaları getirmişti. Leyla başlangıçta bir ıspanak çorbası istemişti.  

“Ispanak çorbası ne ya? Ispanağın üstüne suyundan koyunca zaten çorba olmuyor mu?” diyerek Sumru’ya göz açtırmayan Olcayto birden kara kara düşünmeye başlamıştı. “Sürekli şaka yapmam gerekiyor. Peki nasıl yemek yiyeceğim?”

“Beğendin mi çorbayı etsiz mantım?” 

“Bana şöyle saçma sapan hitap etmeyi keser misin Alper?” dedi ve çorba kaşığını bırakarak: “Ben anladım. Bizden olmayacak. Bu yüzden zorlama. Arkadaş kalalım.”

“Biz hiç arkadaş olmadık ki şimdi ona kalalım.”

“Bunu dediğim için bile şükretmelisin. Yaptığın şey çok basit bir şeymiş gibi davranıyorsun. Bundan sonra ben sana nasıl sevgilim diyebilirim?” dediğinde yutkunmuştu. “Dişime ekmek takılmıştı da onu yuttum. Yanlış yorumlama. Acı falan çekmiyorum.” dedi ve imalı bir ses tonuyla ekledi: “Arkadaşım.”

“Ya Leyla, yeşil brokolim!” deyince sert bakışlarla karşılaştı ve üslubunu değiştirerek devam etti: “Ben seni hayatımın merkezine koymuşum. Sen benim takımımın kaptanısın. Muhtemel on birimin en kesin olanı, maç on birimin ise tek yadırganmayanısın. Sen benim 10 numaramsın. Senin mevkiin aşk ama sen arkadaş kalalım diyorsun. Söyle Allah aşkına, Ömer Bayram’ı sol bek yerine orta sahada oynatsan olur mu?”

“Bence Ömer Bayram orta sahada daha iyi oynar kanka.” 

“Olcayto saçmalama ya.” dedi ve Leyla’nın gözlerinin içine kilitlendi tekrardan Alper. “Biliyorum sen de benim takımımda olmak istiyorsun. Yıllar boyu hem de. He sen diyorsan ben bir yere kadar oynarım, o zaman da teknik ekipte yer alırsın ama benim takımımda olmalısın.”

“Ne demek ya bu? Ne takımı? Kalede kim var çocukluk aşkın mı? Defansta da ilk göz ağrın, kanatlarda kimseyi kimseyi sevmedim senin gibi dediklerin, orta sahada sevdası uğruna her şeyi terk ettiklerin, forvette de hayatının anlamı olan Galatasaray mı var?” dedi bir çırpıda. Onu işiten Açelya bir kemiği dişlemekte olduğunu fark edip eti yediğini kabul etmiş, Agâh ise altın kaplamalı etini çatalından düşürmüştü. Birden gözlerini açarak uyanan Sumru’yu fark eden Olcayto duruma müdahil olup:

“Kız trip atacağım derken Galatasaray marşı söyledi ya.” dedi.

Yapmış olduğu benzetmeleriyle de başarıyı yakalayamayan Alper geri yaslanıp yemek yemeye vermişti kendisini. Leyla ana yemek olarak zeytinyağlı biber dolması istemişti ama biberini ayırıyordu.

“Biberi yemeyecek misin?” diye sordu Alper. Leyla ise tavırlı bir şekilde cevap verdi: “Biber sevmiyorum.”

“O zaman bulgur pilavı isteseydin ya.” demesi üzerine Açelya peçeteyle kendini toparladıktan sonra Leyla’ya ciddi ciddi cevap bekler bir şekilde sordu: “Sarmayı da yapraksız mı yiyorsun?”

Aradan geçen zamanda yemekler yenmiş, midelere bir şölen verilmişti. Herkes halinden memnundu. Leyla ile Açelya tuhaf bir şekilde samimi olmuş, sohbete dalmıştı. Agâh ve Alper şişen göbekleri tokuşturuyor, Olcayto’nun esprileri havada uçuşuyor ve Sumru gülmeye devam ediyordu. 

“Oğlum bu kız yıllar sonra gülmeyi mi hatırladı, bu nedir ya?” diyen Agâh, Olcayto’yu saçının bittiği yerden başlayan sakalından kendine çekip: “Evet Olcaytom yedik, içtik. Kızlarla aramızı toparlayalım derken kızların ara yapmasına vesile olduk. Sana sinir bozucu bir kız ayarladık. Saat de geç oldu. Hesabı öde de kalkalım.”

“Ne hesabı?”

“Yediklerimizin hesabı.”

“O sizde oğlum.”

“Nasıl yani? Ulan dedin ya adam bizim tanıdığımız, hesabı dert etmeyin diye.” 

“Kardeşim yanlış bir şey demedim ki. İsmet’i tanımıyor musun?” demesi üzerine hep duyduğu ama hiç görmediği fal taşını görmüş gibi gözlerini açan Agâh’a, annesinden aç ağzını kamyon geliyor komutu almış gibi ağzını açan Alper eşlik ediyordu.

“Olcayto sakın… sakın bizi buraya getirmenin saçma bir kelime oyununun ürünü olduğunu söyleme. Sakın!” 

O esnada garson hesabı getirmişti. Hesabı içinde barındıran küçük sandığı kendine çeken Agâh, Alper’den aldığı aç emriyle içinden geri sayıma başladı. 1 dediğinde kutuyu kaldırdı ve o lanet ses sanki kulaklarında yankılandı. “Dıdıdıdınt!”

“Büyük çıktı!” 

“Lan kereviz! Bizi nasıl ayıklayacaksın bu işten şimdi?”

“Ya oğlum korkutmayın beni İsmet sizin hemşehriniz değil mi?”

“Ulan hemşehri hemşehriyi gurbette…” diye çıkışa geçen Agâh sesinin biraz yüksek çıktığını ve masadaki kızlar dahil olmak üzere etrafta bulunan insanların kendisine bakmakta olduğunu fark edince kısık bir sesle cümlesini tamamladı: “Sevmezmiş.”

“İnanamıyorum sana Olcayto ya!” diyen Alper’e “Nasıl olur ya? İnanamıyorum ya. Sana inanamıyorum ya!” diyen Agâh güç verirken, “İnanamıyorum ya, çok komiksin.” diyen Sumru da kalabalık ediyordu.

“Bizler inandık siz de inanın.” diyen Olcayto yaklaşan garsonu işaret ederek Agâh’ı uyarmıştı. Garson, “Alayım mı efendim?” deyince Agâh mimikten mimiğe girerek sessizce fısıldadı: “Paradan altı sıfır atıldı, biliyorsunuz değil mi?”

“Nasıl efendim?” 

“Ya bırak bu şekli. Duyduğunu ikimiz de biliyoruz.” demesi üzerine Alper garsona şimdilik oturmaya devam edeceklerini ve hesabı götürmesini söyleyip üstüne bir de çay istemesin mi? Bence istemesin ama bana sormadı ki.

“Ne yaptın oğlum?”

“En azından çayları ödeyebiliriz diye düşündüm.”

“Kalanı için kredi çekmemiz gerekecek.”

Bu tarz etkinliklerde genellikle kızlar kendi aralarında konuşmadan yalnızca bakışarak anlaşır ve beraber lavaboya giderdi ama Agâh ve Alper hiç çekinmeden birbirlerine, “Tuvalete gidelim mi?” diye sormuş ve rahat bir yerde Olcayto’ya giydirebilmek için kalkmışlardı. Ya ne için kalkacaklardı? Plan yapacak halleri yok ya. Hangi plan kurtarabilir cepte delikle İsmet’e olan borçtan?

“İs-ot’a da borcumuz var.”

“Bulamadın zaten bir etçil kız!”

“Ulan benim kız en azından ne yapıyorsa kendine yapıyor. Alman usulü olsa kız neredeyse para ödemeden kalkacak masadan. Seninki öyle mi? Adisyon disko topuna döndü verdiği siparişlerden.”

“Alper’im… canım kardeşim… ne istiyorsun? Şu durumda birbirimize mi düşelim lan?” diyerek kademe kademe yükselip fısıltıdan çığlığa dönüşen ses tonu ile Agâh ellerini Alper’in yakasında bulmuştu. Alper ise önce yakasındaki ellerine baktı Agâh’ın sonra da Agâh’a ve gülmeye başladı. Agâh da aynı şekilde gülüyordu. Gülmekten karnı ağrıyan Agâh dizlerine vururken gözü aynaya takılmıştı. Gülen yüzünü birden bir ciddiyet almıştı.

“Oğlum biz şaka maka benziyoruz he.”

“Aynen. O yüzden korkma. Hesabı ödemedik diye daha ne kadar benzetebilirler bizi?”

Gülüşmeler devam ederken içeri Olcayto girmişti. Yok yok. Girmişti demek yanlış olurdu. Direkt dalmıştı. Çok telaşlı ve ürkmüş görünüyordu.

“Beyler bittik biz beyler bittik. Mahvolduk. Bittik beyler bittik.”

“Tamam Belözoğlu konuş, ne oldu?” dedi Alper ve birden ciddileşerek: “Yoksa garson masaya gelip kızlara hesabı mı söyledi?”

“Hayır. Daha kötü!”

“İsmet gelip kızları mekandan kovdu?”

“Daha kötü!”

“İsmet’in kesmeye çalıştığı danalardan biri restoranı mı bastı? İntikam mı istiyor, kan mı istiyor, ne?”

“Ağzıma iki lokma et atayım dedim. Sumru gözünü açtı.”

“Ders mi aldı yani?” dedi Agâh gülerek. Çok ince bir şaka be Agâh. Türkçeden kalan adamla, okul takımında olduğu için geçen adam nasıl anlasın bu şakayı?

“Ne dersi Agâh ya? Ne yapacağız oğlum? Kız gördü beni artık.” Bak anlamamış işte.

“Ya beyler geyiği bırakın. Nasıl ödeyeceğiz bu hesabı? İsmet var ya İsmet, bizi sosyal medyaya attığı videoların kameramanı yapar şerefsizim.”

“Ya çekmesi bir şey değil de, eti nasıl atacağız? Ya havada yakalayamazsa?”

“Oğlum hem videoyu çekip hem eti nasıl atalım? Birini birimiz yapar, diğerini de diğerimiz.”

“Çok rahatladım.” 

“Ya bizi kim kurtaracak bu dertten?” diye yırtındığı sırada arkasındaki kabinden gelen sifon sesiyle irkildi Agâh. Üçlü endişe içinde kabine döndü. Kabinden çıkan adam kendisine bakan üç avanağa: “Ne bakıyorsunuz? Ben kurtaracak değilim.” dedi ve tuvaletten çıktı. 

“Bari elini yıkasaydın be!”

“Herif parasını alacağız sanıp alelacele gitti ya.” 

“Biri bize yardım etsin!” diye bir kez daha yırtınmıştı Agâh. Tam o sırada en sondaki kabinin kapısı açılmıştı. Dışarı simsiyah kıyafetleri olan bir adam çıktı. Kendisine şaşkın şaşkın bakan üç avanağa: “Ne bakıyorsunuz? Sifon bozuktu.” dedi. Üç avanak ‘aman be sende’ dercesine başlarını çevirip istişareye devam etmişti. Kabinden çıkan adam ellerini yıkamak için lavaboya yöneldi. O sırada gözü aynaya takılmıştı. Islak elleriyle Agâh’a yaklaşıp omzundan tutarak kendisine çevirdi:

“Siz…”

“…”

“Agâh.”

“…”

“Salimoğlu.”

“…”

“Agâh Salimoğlu’sunuz siz!”

“Evet benim! Nereden tanıyorsunuz beni?”

“Ben sizin çok büyük bir hayranınızım. Hikâyenizi büyük bir ilgiyle okuyorum.”

“Yemin et!”

“Tuvalette mi?”

“Yok yok. Harbi mi diyorsunuz?”

“Evet.” 

“Blodutrakeymadizbenruhpandalin_alzamhancagtkzeydunyasi sen misiniz?”

“Evet! Blodutrakeymadizbenruhpandalin_alzamhancagtkzeydunyasi biziz.” dedi ve gülümseyerek: “Zaten ancak biz olabiliriz.”

“Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Sizin yorumlarınız, desteğiniz olmasa asla yazmaya devam edemezdim. Yazdıklarımı bir hikâye yapan sizsiniz. İyi ki varsınız. Sizi çok seviyorum.” demesi sonrasında okur ve yazar kucaklaşması yaşamıştı ikili. 

“Özür dileyerek bir şey soracağım.” dedi Olcayto. “Alt tre koyduktan sonra devam etmeniz şart mıydı?”

“Aslında daha da uzatırdım. Biz bölünmez bir aileyiz.”

Kadir Bey tüm konuşulanları duymuştu. Onlara yardım edeceğini söyledi. Ellerini yıkadıktan sonra planını anlattı ve hiç itiraz kabul etmeden onları masalarına uğurladı. Alper ve Olcayto endişeli ruh halini yaşamaya devam ederken Agâh’ın içi son derece rahattı. Agâh, okuruna güveniyordu.

Masaya döndüler ve gelen çaylarını içtiler. Sumru ve Açelya da karşı tarafa geçmişti. Masa hepten kızlar ve erkekler diye ayrılmış vaziyetteydi. Olcayto yarım saat önce şekerini attığı çayını stresten hâlâ karıştırıyordu. Alper ise çenesini avcuna dayamış ince belli bardağın içindeki çayı izliyordu. Onların aksine çayını bitirmiş ve yenisini sipariş etmiş olan Agâh da onları izliyordu. Çayını karıştırmaya devam eden Olcayto’nun gözü bir noktaya sabitlenmişti. Baktığı şey masaya yaklaştığında heyecandan çayı masaya dökmüştü. 

“Ne oluyor oğlum?” diyen Agâh cevabını kumaş pantolonunu gördüğü adamdan alıyordu. “Kıtlama içiyorsunuz! Demek hemşehriyiz.” dedi ve Agâh’ın elini sıkarak: “Hoş geldiniz Agâh Bey, şeref verdiniz. Keşke önceden haber verseydiniz.” diyen kişi İsmet Gökay’dan başkası değildi. Hanımlara da selam veren İsmet bir sandalye çekip masaya oturmuştu. Kadir Bey’e fısıldayan Agâh, “Ona ne dediniz?” diye sordu. “Dünyaca ünlü bir yazar olduğunuzu söyledim.”

“Ben de çok okurum Agâh Bey. Hatta karalarım da. Eğer vaktiniz varsa size göstermek, okutmak isterim.”

“Estağfurullah İsmet ağabey, teveccühün.” dedikten sonra ağabeyi bey diye düzeltmişti. Açelya’nın ikindiden beri süren boş bakışlarının yerini hayran bakışlar almıştı bile. 

“Alper’di değil mi?” diyerek Alper’e dönen İsmet, “Siz de Galatasaray’a transfer olmuşsunuz sanırım. Tebrik ederim.”

Gözleri parlayan Alper buna, “İnşallah.” diye cevap vermiş ve sonrasında bunu, “Eyvallah.” diye düzeltmişti. 

“Siz de Olcayto olmalısınız.” 

“Evet İsmet Beyefendi.” diyerek doğrulan Olcayto, Sumru’ya şık bir bakış atmış ve bu oyunda kendisine biçilen muhteşem havalı rolü işitmek üzere İsmet’e kulak kesilmişti.

“Sizle alakalı bir şey duymadım. Neler yapıyorsunuz?” diye sorunca ufak bir bozulan Olcayto yine saçlarına yanmıştı. Tabii! Saçları olmayınca iş tabii ki direkt olarak başa düşecekti. 

“Efendim babamı tanırsınız muhtemelen. Ünlü CEO Avni Pazarcı’nın tek varisiyim. Babamın tecrübe edinmem adına bana vermiş olduğu küçük bir pazarlama şirketinin başındayım. Hani anlarsınız ya Osmanlı’da da şehzadeler tecrübe kazansın diye bazı şehirlere vali olarak atanırdı. O hesap.”

“Çok güzel efendim, çok güzel.”

“Bu kadar yalanı ne ara uydurdun be oğlum?”

“Alper bu yalan değil, benim hayalim. Hiç aklımdan çıkmıyor ki.”   

“Arkadaşlar sizinle ilgilendi değil mi? Hanımlar var mı bir isteğiniz?” diye soran İsmet’e Açelya, “Meşhur buzlama hareketinizi yapar mısınız?” deyince nazik bir şekilde kabul eden İsmet boşalmış olan masayı yeniden donattırdı ve servis edilen meyve sularını da meşhur hareketiyle bir güzel buzladı. Parmaklarından düşen buzlar dirseğinden süzülerek bardaklara dökülüyor, ortalık tam anlamıyla bayram yerine dönüyordu. Gecenin sonunda çekilen fotoğraflar milyonlarca takipçisi olan İsmet’in sosyal medya hesabından #icebae etiketiyle paylaşılıyor, Alper’in Türkçeye çevirmesi engellenirken hesap kısmı da İsmet’in özel konuklarına küçük bir armağanı oluyordu. Bizimkiler mutlu bir şekilde mekandan ayrılırken Agâh bir kez daha sevgili okuruna sarılıyor ve ona en içten dilekleriyle teşekkür ediyordu. Telefonundan sosyal medyada paylaştığı fotoğrafları takip eden İsmet, Kadir Bey’e:

“Emin misin bu üç avanağın ünlü olduğuna? Fotoğrafların etkileşimi çok düşük.”

“Hiç merak etmeyin efendim. Bu üç avanak ileride çok değerlenecek.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.