Çilekeş Kardeşler | 23.Bölüm

XXIII – Hedef 23

“Merhaba Nuri.”

Malamat’ta çok güzel bir hava vardı. Sanki ödül kazanmış bir ilçeydi. Her taraf süslenmiş, rengarenk hale getirilmişti. Malamat’ın tek ikiz kardeşleri okula gitmek için sabahın erken saatlerinde dışarı çıkmıştı. Okula giderken pek çok insanla karşılaştılar. Her biriyle selamlaşıp aydın olan bir günü kucakladılar. Sonra onu gördüler. Elinde bir mektup, oradan oraya koşturuyordu.

“Hayırdır Nuri amca, pek bir neşelisin?” diye sordu Alper.

“Yırttım be yırttım sonunda, yırttım işte!”

“Ne oldu anlatsana.”

“Oyalamayın beni zaten karnım aç. Gidip biraz uyuyayım.”

“Orucu uykuya tutturan sevabı rüyasında görür Nuri amca.” dedi Alper kıs kıs gülerek.

“Ben gördüğüm rüyayı unutuyorum, sevap alamayacak mıyım?”

Ramazan ayında okula gitmek oldukça zordu. Hele okulda oruç tutmayanlar varsa daha da zordu. Kantinin içinde kaşar olmayan kaşarlı tostu, ölüyü dirilten soğuk içeceği ve diriyi öldüren tavuk döneri bile cazip geliyordu böyle zamanlarda. Bizim ikizler aziz mübarek Ramazan ayında çıkmaya başlayan Sanatsız Raci ile her ders en az üç arkadaşıyla beşer dakikalık arayla müsaade isteyip tuvalette buluşan Cansu çiftinin romantik öğlen yemeği karşısında güçsüz düşmüştü. Fakat morallerini yerine getiren bir şey vardı. O da bu akşam iftarı mangal ile yapacak olmalarıydı. 

Sahurda tıka pasa yemek yiyip su içmelerine rağmen ikizler 3 aydır ağızlarına lokma girmiyormuş gibi uyanmıştı. Giderek artan sıcaklar da susuzluğu beraberinde getirecekti. Olcayto da bir tuhaflık vardı bugün. Okula öğleden sonra gelmişti. Suratı asıktı ve kıvırcık saçları da ıslaktı. Saçlarını indirerek uzunluğunu gidermeye çalışmıştı. Saçları kaşlarına kadar inmişti. Okul kapısına geldiğinde Battal Bey merdivenlerdeydi. Bu adam Mahmut Hoca’ya mı özeniyor nedir, ha bire merdivenlerde. Gidip otursana odanda mis gibi…

“Olcayto…” dedi Battal Bey ve iki basamak indi. “Oruç kaşına mı vurdu oğlum, bu ne hal?”

“Aceleyle çıktım da hocam. Saçlarımı kurutma fırsatım olmadı.”

“Bugün cezan belli olacak. Çıkışta odama gel.” dedi ve önlerinden çekildi. Agâh ve Alper şaşırmıştı. İnkılap Tarihi sınavında yaşananlardan sonra Olcayto’nun disiplin meselesinin kapandığını zannediyorlardı ama Olcayto’nun onlardan sakladığı bir şey vardı.

“Ne yaptın yine?”

“Yakalandım.”

“Nerede?”

“Tuvalette.”

“Oğlum tuvalette niye yakalanmış olasın? Adı üstünde tuvalet.”

“Hiç ya! Ben de öyle diyorum ama ille de suç diye diretiyor. Bu iş tuvalette yapılır. Başka nerede yapılacak?”

“Agâh bu kadar saf olamazsın kardeşim ya!” diyerek kesti Alper. “Tuvalette ne yaparken yakalandın Olcayto?” diye sordu sonrasında. Agâh bu soru üzerine tükürerek gülmüştü az önceki saflığına. “Sigara içiyordum.” dedi Olcayto utangaç bir tavırla.  “Aslında öğretmenler tuvaletinde olmasaydım sıkıntı olmazdı ya neyse işte.”

“Yok artık! Öğretmenler tuvaletinde sigara içerken mi yakaladı seni?”

“Aslında sigara içerken yakalanmadım. Yani o girdiğinde sigarayı çoktan yok etmiştim.”

“Nasıl anladı peki?”

“Oğlum tuvalet duman altıydı ama ona da kızmadı aslında.”

“Neye kızdı oğlum peki?”

“Ne oluyor burada diye sordu dumanları tokatlaya tokatlaya. Ben de korkudan kaçırdım dedim.”

“Allah cezanı vermesin.” 

“İnşallah kardeşim. Bugün belli oluyor işte.”

Olcayto’nun bu tiksinç yakalanış öyküsünden Alper Leyla’yı görmeye gitmişti. Leyla’yı hiç görmediği kadar mutlu görmüştü Alper. Sevgili de olsalar ilk önce sınavları konuşmuşlardı. Kötü geçen sınavından bahsederken bile gözleri parlıyordu Leyla’nın. Alper konu bitse de sorsam diye beklerken Leyla en sonunda dayanamayıp dökülmeye başlamıştı.

“Babam terfi etti Alper!” dedi neşe içinde. İlk etapta anlamayan Alper sonra sesli düşünerek bir çözümlemede bulundu. “Sevgilim şimdi senin baban hakem. Amatör küme maçlarını yönetiyor. Aldığı terfi… yoksa artık yönetmeyecek mi?”

“Bu terfi demek mi Alper?”

“Doğru bu bize terfi olur.” dedi ve gülerek sordu: “Ne terfisi bu?”

“Babama TFF’den mektup gelmiş. Yeni sezonda Süper Lig’de maç yönetebilecek!”

“Mektubun geldiğine bile inanırım ama babanın bir maç yönetebileceğine inanmamı bekleme benden.”

“Bırak şakayı! Düşünsene Süper Lig’de maç yönetecek babam. Sonra bir de Fifa kokartı alıyormuş! Kapağı Avrupa’ya da attı mı…” 

“Garanti 3.Dünya Savaşı çıkar.” diyerek tamamladı Alper üç noktayı. “Çok mu sevindin sen bu habere?” diye sordu zoraki bir gülümsemeyle. “Sana rağmen evet.” cevabını da aldı. “Peki ya baban?” 

“Bugün görürsün. Akşam iftarda yine beraberiz.”

Bir iki evlilik hayalinden sonra sınıfa çıkmışlardı. Tarih sınavı vardı bugün. Murat Bey bir elinde sınav kağıtları, diğer elinde de leblebileri sınıfa gelmişti. Bizimkiler de sınıfta yerlerini aldılar ve önce planda olmayan yer değişiklikleriyle sonra da kağıtlarla yüzleştiler. Olcayto tüm umudunu bağladığı sıradan uzaklaştırılırken, “Sizin hiç acımanız yok mu? Beni arkadaşımdan koparmayın!” diye söyleniyor, Alper ise milli mücadele dönemiyle ilgili soruları görünce yersiz bir şaka girişiminde bulunarak hocaya, “Biz bu soruların cevabını Kurtuluş Savaşı’nda verdik hocam!” dedi. Murat Bey’in cevabı ise çok netti. “Seni sevmiyorum.”

Rahat geçen sınavın ardından sınıf son iki dersi konferans salonunda geçirmişti. Rehberlik Öğretmeni Arzu Hanım’ın sınav haftasının sonunda sınavlar ve stres yönetimi başlığı altındaki sunumu epey bir kafa açmıştı. Esasında bu tarz konferanslarda öğrencilere anlatılması gereken ilk şey konferansta uyumamanın yolları olmalıydı. 

Son zilin çalmasıyla okul dağılmaya başladı. Agâh ve Alper Olcayto’yu, Olcayto da Okul Müdürü Muhteşem Bey, Battal Bey, Kadir Bey, Seniha Hanım ve Tuğba Hanım’dan oluşan disiplin kurulundan gelecek olan kararı bekliyordu. Olcayto odaya alındığında kapı yarım açıktı. Kardeşler de çaktırmadan içeride konuşulanları dinlemekteydi.

“Zât-ı âlînizin gaye-i hayatı nedir?” diye sordu Muhteşem Bey. Yani sonunda nedir geçiyorsa sormuştur herhalde. 

“Efendim, efendim?”

“Hayattaki amacın nedir diye soruyor Müdür Bey, Olcayto.” diyerek araya girdi Seniha Hanım. Bunu duyan Battal Bey gülerek, “Seniha Hanım madem Müdür Bey’in dilinden anlıyordunuz, nerelerdeydiniz bu zamana kadar?”

“Pazarlamacı olmak efendim.”

“O neden?”

“Adım Olcayto Pazarcı. Pazarcılık mesleği babama da dedemden miras ama ben hep ileriye dönük yaşayan biriydim. Aile mesleğini büyütmek istiyorum. Bu yüzden pazarcı değil, pazarlamacı olacağım.”

“Sen bu vizyonla yere paspas bile olamazsın!” diyerek kendini belli etti Kadir Bey. Battal Bey cevap vermeye hazırlanan Olcayto’yu sesiyle bastırarak, “Tuvalette sigara içerken yakalandın. Yasak olduğunu bilmiyor musun? Git dışarıda ne yapıyorsan yap ama okul tuvaletinde nasıl sigara içersin?”

“Hocam ben bu okul tuvaletinde sigara içmeyeceksem ne yapacağım? Elimi yıkayacak halim yok ya!”

“Çok özür diliyorum.” diyerek araya giren Felsefe öğretmeni Tuğba Hanım, “Ben Tanrı’dan sizler de Allah’tan bu çocuğa yardım dileyin. Umutsuz vaka bu.”

“Derslerin nasıl Olcayto? Üniversiteyi kazanabileceğine inanıyor musun?” diye sordu Seniha Hanım. Olcayto son derece rahat bir şekilde: “Tabii ki hocam. Ortalamam iyi. 1-2 düşük dersim var ama düzelteceğim. 12.sınıfın sonuna kadar ortalamamı 80’in üzerine çıkarabilirim. Üniversitede de bunu korursam kesin pazarlamacı olurum.”

“Üniversitede ortalamalar 1 ile 4 arası yalnız.”

“Nasıl yani? Ben 80’i 85 yapınca 5 olmayacak mı?”

“Olcayto ne diyorsun sen ya? Lisedeki ortalaman üniversitede geçerli olmayacak.”

“Hocam nasıl olur? O zaman ne diye ortalamanızı yüksek tutun, üniversite için önemli diyorsunuz?”

“Evladım saf mısın sen? Üniversite için önemli diyoruz, üniversitede önemli demiyoruz. Beden Eğitimi dersinden aldığın 100’ün üniversitede ne anlamı olacak? Farklı alanlar.”

“O zaman 1959 öncesi şampiyonlukların geçerli olması da saçmalık, değil mi? Farklı alanlarda alınmış kupalar sonuçta.”

“Kesinlikle öyle.” dedi Battal Bey.

“O zaman Galatasaray’da hedef 23!” diye mırıldanan Olcayto’ya bunalmış bir şekilde bakan Battal Bey, Muhteşem Bey’e dönerek:

“Müdür Bey, bunu söylemekten pek memnun değilim ama söz sizde.” dedi. Muhteşem Bey ise sadece camdan oluşan çerçevesiz gözlüklerini burnunun dibine indirerek, “Daha mühim işlerimiz var.” dediği anda Battal Bey sevinç içinde: “Allah’ım anlıyorum!” dedi. Müdür Bey’in sert bakışları sonrasında başını indirip dinlemeye devam etti: “Bu mesele şayan-ı dikkat bir mesele değil. Müzakere-i keyfiyet edecek değiliz. Manzara-i umumiye ortada.” dedi ve gereğinin yapılmasını istedi. Bu isteğini de yalnızca tercüman Seniha Hanım anlamıştı. Müdür Bey konuşurken konuya vakıf olmak isteyen kardeşler de ellerindeki sözlükten yararlanıyorlardı. Battal Bey ise az önceki sevincini kursağında hissederek: “Erken sevinmişim.” dedi. Olcayto odadan çıktıktan birkaç dakika sonra Battal Bey keyifli bir şekilde, “3 gün uzaklaştırma aldın.” diyerek kararı bildirdi. 

“3 gün derslere girmeyecek miyim?” 

“Okula bile giremeyeceksin.”

“Teşekkürler. Ben ömrümü okuldan kaçmaya adamışken siz bana yıllık izin verdiniz.”

Olcayto okuldan güle oynaya çıkmıştı resmen. Kardeşler ise bu kadar sevinmesini anlayamıyordu. Çok da üstüne düşemediler zaten çünkü fena halde acıkmışlardı. Bir yandan Alper’in eli de devamlı telefondaydı. Attığı son mesajdan sonra Agâh’a, “Sen besteyi yapmaya başla. Çok eğleneceğiz.” dedi. Okuldan çıkarken keyifli bir şekilde arabasına yürüyen Ender Hoca’yı görmüşlerdi.

“Hocam maşallah iyi görünüyorsunuz.”

“İyiyim Agâh, çok iyiyim. Nuri Bey, Süper Lig’e atanıyormuş. Ben de onun yerine atanacağım böylelikle.” dedi ve arabasına bindiği gibi gitti. 

Eve gittiklerinde akşam için hazırlıklar tamamdı. İftara kısa bir süre kala da evden maaile olarak çıktılar. Mithat Başkan tarafından düzenlenen iftara Malamat’tan pek çok tanıdık sima katılmıştı. Salim Bey normalde dışarıda toplu iftar etkinliklerine pek sıcak bakmazdı ama Mithat Bey’i kıramadı ve ayrıca mangalı kendisinin yakmayacak olması da ayrıca sevindirmişti onu. Belediyeye bağlı olan tek piknik alanında 23 apartmanın sakinlerinden oluşan iftar organizasyonunda herkes yerini almıştı. Ramazan’ın ilk gününden beri bunu planlayan Mithat Bey kendisine o kadar insanı doyuramayız diyen kurmaylarına, “Hedef 23!” sloganıyla karşılık vermişti. 

Agâh, Alper ve Olcayto üzerine kırmızı örtüler serili olan masalardan birine oturmuştu. Bedavadan okuldan 3 gün kaytaracağını zanneden Olcayto, bu 3 günün devamsızlık olarak kendisine geri döneceği bilgisini Alper’den alması üzerine 8 gün olan devamsızlığının bu durumda 11 olacağını öğrenmiş ve ruhunu o an teslim etmişti. Sonrasında Alper Agâh’a bahsettiği eğlenceyle alakalı olan bir şeye bakıyordu. 

“Onu almamız lazım, acele et.” diyen Agâh bir yandan da besteyle meşguldü. O sırada Gönül Hanım yanında bir kızla geldi. 

“Bak bu Agâh, benim oğlum. O sana istediğin konuda yardımcı olur, tamam mı canım?” diyerek Agâh’ın yanına esmer ve ilkokul çağlarında ve konuşması oturmamış bir kız çocuğunu bırakıp geri çekildi Gönül Hanım. Kız son derece tiz olan sesiyle ciyak ciyak konuşmaya başladı.

“Agâh ağabey!” dedi son harfe büyük baskı uygulayarak. “Sen kitap yazıyoymuşsun. Doğyu mu bu duyduklayım?”

“Doğyu.” dedi Agâh hipnoz etkisindeymiş gibi ve sonra kekeleyerek, “Doğru.” dedi.

“Ayyy inanmıyoyum. Ama ben biliyoydum. Gönül teyze söylemişti. Bana öğyetiy misin?”

“Kaç yaşındasın sen?” diye sordu Agâh. Gözü bir yandan da Alper’deydi. Merakla bekliyordu baktığı şeyi.

“Yedi.”

“Senin ismin nedir?” diye sordu Olcayto, kızın dağılmış saçlarını kulağının arkasına alarak. “Yeyyan.” ismini duymasıyla Agâh’ın kulağına eğilen Olcayto: “Cemal Süreya’nın kaybettiği y’yi bu bulmuş herhalde.” dedi. 

“Sen beni küçük göydün ama ben çok zekiyim. Soy bana toplama soy.”

“9+7?” diye sordu Olcayto ve Reyyan iki elini kaldırarak toplamaya başladı. Beşe ekledi olmadı, baştan başladı toplayamadı. Sonra da o tiz sesinden zorlanma sesleri geldi ve finalde bağırarak: “Yaa paymaklayım yetmiyoy!” dedi ve koşarak babasının yanına gitti. Babası kim dersiniz… 

“Alper hadi bulamadın mı hâlâ?” diye sordu Agâh.

“Satılmış!” diye kalktı ayağa Alper de heyecan içinde.

“Satılmış mı? Nasıl olur ya?” 

“Onu demiyorum oğlum. Baksana.” dedi gözleriyle arkasını işaret ederek. Arkada üst komşunun ortanca oğlu Satılmış vardı. “Oğlum bu adamın her gelişinde biz böyle şaşırmak zorunda mıyız ya?” 

“Selamun aleyküm gençler. Nasılsınız?”

“Aleyküm selam ağabey, sen buralara gelir miydin ya? Devlete kapağı attın unuttun bizi.”

“Sizi unutmam mümkün mü be oğlum? Hele seni Agâh. Az daha Satılmış oluyordun.” 

“Ağabey ayıp oluyor ama.” 

Satılmış büyümüş, çoluk çocuğa karışmış bir adamdı artık. Malamat’tan çıkalı da yıllar olmuştu. Ne iş yaptığını pek bilen eden yoktu ama devlete sırtını dayadığı kesindi. Kesin olmayan şey de Malamat’ta verilen bu iftar organizasyonuna neden geldiğiydi. Onun cevabı da Ofsayt Nuri’deydi.

“Satılmışım!”

“Kim tarafından?” diyerek karşılık aldı Nuri seslenişine Olcayto tarafından. Bunu duyan Agâh pişkinliği bir başka seviyeye taşıyarak, “Ucuza gittiği kesin.” demişti. Alper ise kayınpederi olduğundan mı yoksa fırtına öncesi sessizliği yaşadığından mı bilinmez, pek oralı görünmüyordu.

“Vay Nuri hocam nasılsın?”

“İyiyim kardeşim, bırak bu hocam ayaklarını. Hocalığımız lisede kaldı.” demesinden anlıyoruz ki Ofsayt Nuri, Satılmış’ın liseden beden eğitimi öğretmeniymiş. “Nasıl gidiyor iş güç? İzlemeye devam mı? ” diye sordu Nuri. 

“Devam ağabey. İzliyorum, rapor veriyorum işte.” dedikten sonra yere düşen kızını kaldırmaya gitti Satılmış Bunu fırsat bilen Olcayto, Nuri’ye: “Nuri amca bu adam ne iş yapıyor?” diye sordu.

“TFF’de çalışıyor. Hakem gözlemcisi. Süper Lig’de görev almaya başlayacağım ya, ondan benimle görüşmeye geldi.” dedi ve biraz böbürlenerek gülümsedi: “Eski öğrencim.” 

“Senden öğrendiklerini iyi tatbik ettiyse işimiz var.” diye söylendi Alper içinden. Satılmış geri döndüğünde Nuri de etrafında dört dönüyordu. İftara da çok az bir süre kalmıştı ve mangal yakılmaya başlamıştı. İkide bir aldığı terfiden bahseden Nuri’ye Satılmış coşkulu bir ses tonuyla: “Biliyordum Nuri Hocam! Bir gün iyi yerlere geleceğiniz çok belliydi.” demişti.

“Eksik olma kardeşim. Bu arada iftardan sonra görüşüyoruz değil mi başkanla?”

“Görüşeceğiz hocam. Beni o çağırdı zaten. Ki o da buralarda olmalı.”

“Ne?” diyerek sıçradı yerinden Mithat. “Başkan da mı gelecek iftara?”

“Tabii ki hocam. Koskoca başkan sonuçta.” dedikten sonra kızı Reyyan’ı yan masaya annesinin yanına bıraktı. O esnada da bir telefon görüşmesi yapıyordu. Masalar yavaş yavaş dolmaya başlamışken Mithat Bey de masaları gezmekteydi. Alper, Agâh, Olcayto üçlüsüne Nuri ve Satılmış ikilisinin eşlik ettiğini gördüğünde durdu ve şaşkın bir şekilde masaya geldi:

“Ne ya bu böyle Beyaz Show konuk koltuğu gibi, birbirinden alakasız insanlar bir arada?” diye sordu.

“Lafını bil Mithat. Karşında koskoca bir Süper Lig hakemi var.”

“Biz Süper Lig’e yabancı hakem istiyoruz dedik, onlar futbola yabancı hakem gönderiyorlar.” dedi gülerek Mithat Bey. Satılmış’a da selam verecekti ama telefon görüşmesini bölmek istemedi.

Ezan okunmasıyla masalar tam anlamıyla dolu hale gelmişti. Bizimkiler de ailelerinin yanına oturmuş, oruçlarını açmıştı. Başını Leyla’nın çektiği vejetaryen grup için ise ‘bu grubu doyurmak zor olur’ düşüncesinden hareketle birden fazla yemek hazırlanmıştı. Ispanak, sebzeli mantı, mantar ve çok sayıda börek… Yemek yenirken Leyla ile karşı karşıya oturan Alper, iştahlı bir şekilde yemeğini yiyen Leyla’ya,

“Ah Leyla ah! Aç kalacaksın böyle bir ziyafette.”

“Alper şu an hangimiz aç acaba?” dedi Alper’in boş tabağını göstererek. 

“Hadi be Osman ağabey!”

Malamat’ın tüm esnafı masadayken bir kişi eksikti. O da Kasap Osman’dı. Kasap Osman mangal ile ilgilenmekteydi. Salim Bey gür sesiyle seslenerek: “Osman gel de orucunu aç.” diye bağırdı. Kafasını ateşin içinden çıkaran Kasap Osman’ın ağzı burnu yağ içindeydi. “Ben burada iyiyim!” diye bağırdı. 

“Pişiyor mu Osman Bey kardeşim?” diye sordu Mithat Başkan.

“Pişecek.” dedi dolu ağzıyla.

“Ee daha pişmediyse sen neyi yiyorsun?” diye sordu Burhan Bey kalabalıktan bunalan kızı İlknur ile yaklaşarak.

“Tadına bakıyorum.” demesinin üzerinden yarım saat geçmişti. Çorbalar içildi, ara yemekte nohutlu pilav yenildi, ortada pişen et ve tavuklarla yenmesi planlanan salatalar bile bitti. Öyle ki Olcayto’nun babası Avni Bey, “Salata tabağını bana bırakın.” deyip duruyordu. Belli ki suyuna talipti. Gel gelelim etten eser yoktu. Mithat Bey yardımcısı Süleyman ile kalkıp etlere bakmak üzere arka tarafa geçti. Salim Bey’in kaş göz yapması üzerine Agâh ve Alper de peşlerinden gitmişti. Bir de ne görsünler! Kasap Osman şiş bir göbekle boş şişlerin yanına yere uzanmış haldeydi.

“Osman kardeşim ne yapıyorsun?” diye sormak varken açlıktan gözü dönmüş olan Mithat Bey, “Osman etler nerede?” diye sordu direkt.

“Yahu Reis Bey ben tadına bakayım derken hepsini yedim galiba.”

“Oğlum ateş de sönmüş. Pişirmeden mi yedin?”

“Aman Reis Bey eskiden ateş mi vardı?”

“Yoktu ama demek ki gerek vardı da icat ettiler, değil mi?” diye bağırdı sessizce ayağını yere vurarak.

“Neyse ne Reis Bey. Ben doydum Allah arttırsın, sofrayı kuran kald… ben kurdum, ben kaldırayım. Kesenize bereket!” dedi doğrularak.

“Peki biz ne yiyeceğiz?”

“Bu durumda birbirimizi, başkanım.” dedi Süleyman çaresizce.

Bu durum karşısında şok olan kardeşler masaya geri dönmüştü. Mithat Bey durumu açıklamaya çalışırken Alper’in başını çektiği grup vejetaryen gruba yanaşmaya başlamıştı.

“Leylacığım ben de bir ucundan sıyırsam mı?”

“Avucunu yalarsın.”

“O da olur, açım!” 

Kasap Osman’ın gölge gibi düştüğü iftar ne umduk, ne bulduk sorgulamasıyla bitecekken başkanın geleceğini bilen Nuri göz boyamak adına girdiği telefon trafikleri sonrasında adeta boş masaları tekrardan donatmıştı. Söylentilere göre yeni aldığı aylığını bir çırpıda harcayıvermişti. Ne de olsa kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezdi. 23 apartman insanı bir çırpıda doyuran Nuri yine de dertli görünüyordu. Beklediği bir türlü gelmemişti. Üstelik Satılmış’ın da iftardan hemen sonra çıkan acil bir işi görüşmeyi bozmuştu. Konuşamadan ayrıldılar ama yarın buluşmak için söz aldılar. 

Ertesi gün haftasonuydu. Takım elbise giyerek evinden çıkan Nuri, Salimoğlu Ailesi’nin yaşadığı apartmanın önünden geçerken Mithat Bey ile karşılaştı. Mithat Bey’in yanında Alper de vardı. 

“Nuri Bey, bu zarf sana geldi. TFF’denmiş.” demesi üzerine hayallerine sarılır gibi sarıldı Nuri zarfa. Zarfın içinden bir kağıt ve bir de çek çıkmıştı. 

“Allah be! İşte bu be!” dedi iki eliyle gökyüzünü sararak. “Satılmış’ın raporu olumlu olmuş. Garanti hakem oluyorum! Sonunda fark edildim. Hayatım boyunca istediğim buydu. Fark edilmek, hissedilmek, değer görmek.”

“Babamı da bu yüzden mi sattın?” diye sordu Alper kızgın bir şekilde. Kaşları hiç olmadığı kadar çatıktı.

“Aklının ermediği işlere karışma.” derken afallamış görünüyordu Nuri. “Allah hakkımı verdi.” dedi ve geri adımlar atarak sırtını döndüğü gibi yürümeye başladı.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Mithat Bey. Çeki göstererek cevapladı Nuri: “MALABAnK.”

“Bakıyorum ya.”

Nuri koşa koşa bankaya gitti. Bugüne kadar hep yürüyerek maç yönetmişti. Fakat şu anda koşuyordu. Hazırlıklı olması lazımdı sonuçta. Bankaya girince hemen kapının başındaki görevliye çeki göstererek nerede bozduracağını sordu. Görevli de koridorun sonundaki masayı gösterdi. Yan yana dizili olan masaları kısa duvarlar ayırıyordu. Odacık gibilerdi. Nuri birine girdi ve çeki uzattı. Kısa bir süre sonra da yetkili tarafından parası getirilmişti. Çok mutlu görünüyordu. Bir ara telefonunu çıkarıp biriyle konuştu. Muhtemelen ya eşi ya da kızıydı. Parasını aldı, yetkilinin elini sıktı ve sonra da kapıya yöneldi. Fakat kapıda kırmızı polarlı üç kişi vardı. Yüzlerinde de dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın yüzünden oluşan bir maske vardı.

“Hanımlar beyler, kendimi tanıtmama izin verin.” dedi üçlünün biraz önünde olan kişi.

“Girerken izin istemedin, tanıtmak için mi izin istiyorsun?” diye sordu Nuri endişeli bir biçimde.

“Uzatma, ver elindekileri!” 

“Sen kimsin kardeşim, dağ başı mı burası?” 

“Adıyaman.” dedi hemen yanındaki kişi ve aldı Nuri’nin elinden bez çantayı.

“Bakın Yaman Bey…”

“Adı Yaman değil kardeşim, Adıyaman. Direkt şehir olarak. Ben de Bursa.”

“Neden Bursa?”

“Adıyaman Bursa, kral benim çünkü.” demesi üzerine diğer iki kişi ona dönerek: “Bunu yapman şart mıydı ya?”

“1 dakika. Siz yoksa SİTEM birlikleri misiniz? Bakın ben siyasetten çekildim. Süper Lig’in orta hakemlerinden biriyim.” dedi ve etrafına dönerek: “Yahu bu durumu yadırgayan bir tek ben miyim? Siz neden bir şey demiyorsunuz?”

“Çünkü biz hayalleri çalıyoruz. Burada da bir hayali olan ve o hayale yakın olan bir tek sen varsın.”

“Ama buna hakkınız yok. Bu para benim emeğim, alın terim. Yıllarca ben bu hayal için yaşadım.”

“Peki o hayal için hiç mi can acıtmadın?” dedi ve iki adım daha yaklaştı, “Hiç mi birinin hayalini çalmadın?”  

Nuri o an o kadar boş gözlerle bakmaya başladı ki, sanki rüya görüyormuş gibiydi. Yaşadıklarına yükleyemediği bütün anlamlar gözlerindeydi. 

“Hadi biz çalıyoruz. Peki ya sen? Sen dürüst müsün? Hakem olduğunu söylüyorsun mesela. Hiç şike yapmadın mı?”

“Hakem olarak hiç şike yapmadım.”

“Doğru sen şikeyi futbolcuyken yaptın.”

“Sen bunu…”

“Üstelik suçu da başkasına atarak adını lekeledin. Yalan mı?” dedi ve üzerine yürümeye başladı. “Salim Salimoğlu senin en yakın arkadaşındı. Hayalleri vardı ve sen de bunu biliyordun ama kendi hayallerin için onu yaktın. Üstelik o kaybederken sen de kazanamadın.”

“İşte şimdi kazandım.”

“Hayır. Sadece kazandığını sandın.” dedi ve geri çekildi. İçeri Satılmış girmişti. Solunda bıraktığı kırmızı polarlı ve tuhaf maskeli adamları görmezden gelerek Nuri’ye: “Hocam merhaba. Benimle ne konuşacaktın acaba? Biraz acelem var da.”

“Raporun için teşekkür edecektim ama sırası değil şu anda.”

“Ne raporu?”

“Hakem olmam için yazdığın rapor.”

“Ne diyorsun hocam sen?”

“Oğlum sen hakem gözlemcisi olarak TFF’den geldin ya.”

“Hocam ben devlet memuruyum. Ne TFF’si? RİTLÜK’te çalışıyorum ben. Duymuşsunuzdur RİTLÜK Netfelix dizilerine denetleme getirdi. Ben de denetleme ekibindeyim. Bedavadan bütün Netfelix dizilerini izliyorum. Bana bir denetleme gelmedi yani.” 

“RİTLÜK ne lan?”

“Radyo İnternet Televizyon Lazımlık Üst Kurulu.”

“Lazımlık nedir?” diye sordu Adıyaman.

“Ota bota karışacağız anlamında.”

“Belli! Hemen bot diye değiştirmişsiniz deyimi.”

“Yok be birader. O Youtube’daki botlu kanallarla alakalı.”

“İşiniz gücünüz ritlük be ağabey.”

“Yani ne demek oluyor bu şimdi?” diye sordu Nuri. Ofsayta düşmüştü ama bayrağı görmeden sevinmeye kalkmıştı. Adıyaman ise yanındaki iki arkadaşına eğilerek, “Dört deyince.” dedi.

“Neden dört? Üç deyince olsun.”

“Yahu ne alıp veremediğiniz var bu üçle? Tüm yük onun omuzlarında, biraz da dört taşısın.” dedi ve saymaya başladı. Dört dediğinde de müzik girmeye başladı. Tanıdık bir müzikti. Öyle ki Nuri’ye de tanıdık gelmişti. Üçlü müziğin hareketlenmesiyle maskelerini çıkardığı gibi bir kenara fırlattı. Bunlar Alper, Agâh ve Olcayto’dan başkası değildi. El ele tutuşarak ileri geri yürürken ağızlarından şu meşhur beste dökülüyordu.

“Merhaba Nuri!

Kandın enayi!

Nasıl yaptın bunu, babama… Ulan adi!

Sürdün sefanı, şimdi çek cefanı…” dediğinde sinirle elini sıkan Nuri’ye, “Çekemezsin kırmızıyı!

Baktın sen keyfine, başkasından sana ne?

Var babana selam söyle!

Bayrak havada ofsayt, Nuri’nin altı tayt

Uzak dur bizden artık, hav hav hayt!”  

“Ne bu şimdi LaCasa De Papel parodisi mi?” derken Mithat Başkan da içeri girmişti. Nuri onu görünce Satılmış’ın iftarda bahsettiği başkanın da Mithat Bey olduğunu anlamıştı. “Yahu Nuri bankamatik memuru musun sen çalışmadan para alasın? Nasıl kandın enayi?” dedi ve ekledi: “Arkadaşlar sizlere de teşekkür ederiz. Malamat’ın Kurtuluşu etkinliğinde hepiniz rol kazandınız.” diyerek selamladı bankadaki kişileri. 

“Her şey yalan mıydı yani? Ama ben mektup aldım.” diyerek çıkardı cebinden hakemlik terfisini aldığı mektubu ve sonunu okudu. “Fenerasyon Başkanı Nihat Özkemir.”

“Taraf tutan başkandan bu kadar terfi oluyor.” dedi ve ekledi Alper: “Allah sana hakkını verdi.”

Sinirli bir şekilde oradan ayrılan Nuri bitkin bir haldeydi. Hiçbir şey diyemedi üstüne. Peşinden çıkan kardeşler Nuri’nin Ender Hoca ile karşılaştığını ve sevinçli olan Ender Bey’in hayal kırıklığıyla onlara baktığını gördüler. O ana kadar pek düşünmeyen Alper, Leyla’nın tepkisinin de kötü olacağını düşündü. Agâh Ender Hoca için, Alper ise Leyla için düşünürken, Satılmış sordu:

“Peki neden Milli Eğitim Bakanı’nın maskesini taktınız?”

“O da bizim hayallerimizi çaldı.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.