Çilekeş Kardeşler | 22.Bölüm

Yorucu bir akşam geçiren Salim Bey eve geldiğinde namazını kılıp sahura kadar dinlenmeyi arzularken büyük bir soru bombardımanı ile karşı karşıya kalmıştı. Çocuklarını duymamazlıktan gelmeye çalışarak abdestini aldı ve askıdaki havluyu ellerine sararak banyodan çıktı. Oturma odasına gelene kadar elini havluyla kurulamaya devam etti. Gergin görünüyordu. Havluyu bir türlü bırakmamıştı. Kurumuş olan eli, ıslaklığını yaydığı havluya temas ettikçe tekrar ıslanıyordu.

“Hadi baba. Anlat! Bak bir başlasan laf lafı açacak zaten.” dedi Agâh hızla havluyu çekip alarak.

“Namaz kılacağım oğlum. Siz de gidin odanıza, yatın. Sonra sahur da öcü gibi oluyorsunuz.

“Baba yoksa kız meselesi mi?” diye sordu Alper. Yüzü kızarmıştı bu soruyu sorarken. Fakat biraz düşününce kendi tezine karşı koyarcasına: “Yok ya olmaz.” dedi ve Salim Bey’e dönerek: “Baba eğer kız meselesiyse kusura bakma ama aradan çekilmen gerekirmiş zaten. İkisi doğuştan birbirine yazılmış. Nuri ile Nuriye… insan korkar vallahi araya girmeye.”

“Saçmalama Alper! Tek kelime daha edeyim deme kırarım bacaklarını.” diyen Salim Bey koltuğun kenarında katlı halde duran seccadeye uzandı. “Boşuna uğraşmayın, anlatmayacağım. Teravih de kaçtı zaten.”

“Yahu Salim usta sen yeter ki anlat, ben cemaati toplayıp namazı en baştan kıldırırım.” diye bağırdı karşı balkondan imam efendi.

“Hocam gir içeri zaten ortalık karışık.”

“Baba artık kaçamazsın. Bak yakında dünür olacaksınız. Anlat şu meseleyi.”

“Namaz da bir kaçıştır oğlum. Boş dünya hayatından, gereksiz zaman kayıplarından kaçıp Allah’a sığınmaktır.”

“Baba o kadar haklısın ki şu an savunma hattımı yıktın ya.” diyerek oturduğu koltukta bağdaş kuran Alper dertli dertli uzaklara dalarken Agâh’ın oynayan eliyle kendine gelmişti. Agâh aklına bir fikrin geldiğini ve ona uygun hareket edeceğini fısıldadı.

“Söyle baba, ne yaptı da üzdü Nuri seni? Yoksa adam mahallenin tek hakemi diye kıskanıyor musun?” diye soran Agâh’a Alper’e kızdığından daha fazla kızmıştı Salim Bey. Sesinin şiddetini arttırarak: “Nesini kıskanacağım ulan ben sol açık Nuri’nin?”

“Sol açık Nuri mi?” diye sordu Alper.

“Sol açık Nuri tabii. Biz onunla Malamatspor’da oynadık.”

“Ne alaka ya?”

“Sus iki dakika Alper! Ee sorun neydi peki?”

“Ofsayta düşen ben olabilirdim!” demesi üzerine bir hüzün almıştı Salim Bey’in sıfatını. İki oğlunun arasına oturmuş, dalıp gitmişti halının ince desenlerine.

“Baba bu gerçekten istediğin bir şey miydi?” diye sordu Alper gülerek ama aynı anda da babasının futbolcu geçmişi olduğunu öğrenmenin şokunu yaşıyordu.

“How I met your mother…”

“Ne?” dedi Alper ve sesli düşündü: “How are you nasılsın demekti. O zaman how, nasıl. I ben. Met… ben de bir karşılığı yok. Ben senin anneni nasıl…” dedi ve ekledi: “Baba sen ne diyorsun ya?

“Alper gözünü seveyim uğraşma, bilmiyorsun işte İngilizce ya.” diyen Agâh, babasına döndü.

“Annenizle nasıl tanıştığımı hiç anlatmış mıydım?” diye sordu Salim Bey naif bir gülümsemeyle.

“Aman baba, bölüm başı para almıyoruz ki sabredelim.” dedi Agâh gülerek.

“Merak etmeyin bizimki kısa. 9 sezon sürmez.” dedi ve anlatmaya başladı Salim Bey.

“Yıllar önceydi. İstanbul metrosunun ilk zamanlarıydı. Çoğu yerde yoktu.”

“Malamat’ta hâlâ yok.”

“Sözümü kesme.” dedi sertçe ve devam etti Salim Bey: “Daha paradan sıfırlar atılmamıştı. İnsanlar milyonlarca lirası olmasına rağmen fakirlikten kırılıyordu. Dünya adım adım ekonomik krize doğru gidiyordu. Bankalar bir bir batarken ardında bıraktıkları bataklıklarda mağdurlar boğuluyordu. Ben de onlardan biriydim. Çok gençtim. Hem paraya ihtiyaç duyuyordum hem de futbol oynamayı bırakamıyordum. 10 yaşında girmiştim Malamatspor’un kapısından içeri. Dedeniz… babam götürmüştü. Futbola çok düşkündü. İyi bir futbolcu olabileceğime inanmak istedi. Bir gün Galatasaray’da hatta milli takımda forma giyebileceğimi düşündükçe mutlu oluyordu. Antrenmanların olduğu gün onunla beraber kalkardım. Elimden tutardı götürürdü beni tesislere. İstisnasız her seferinde başımı iki eliyle tutup iki yanağımdan öper, beni sevdiğini söyler ve Allah’a emanet ederek uğurlardı. İçeri girdiğimden emin oluncaya dek kıyamet kopsa ayrılmazdı kapının önünden. Takımın içine karıştığımda da son bir el sallar, uzaklaşırdı. Bunu her gün yapardı ama bir gün bunu son defa yapacağı o çocuk aklımın ucundan dahi geçmezdi. Ekim ayının bir cumartesi günü çıktık yine beraber evden. Yol boyunca tek laf geçmedi aramızda. Ah dönebilsem şimdi o zamana… susar mıydım bağıra bağıra? Bırakır mıydım beni tüm arabaları düşman görüp sağa sola savurarak onlardan korurken sıkı sıkı tuttuğu elimi? Geldiğimizde yine aynı şeyleri yaşadık. İki eliyle kavradığı yanaklarımı öptü ve beni Allah’a emanet etti. Kulağıma fısıldadı, ‘Akşam görüşürüz babasının danası.’ Yürüdüm ve karıştım takımın arasına. Yine son bir kez salladı elini ve gitti. Akşamlarıysa kıyamet kopsa bekletmezdi bizi, ailesini ama kopmuştu belli ki onun kendi kıyameti. Gitmişti. Önce işe sonra ebediyete.”

“Peki sonra?”

“Sonra büyüdüm. Ergen oldum. Yetmedi evlenecek yaşa geldim. Bir maç çıkışı karşıdaki Elbiseci Memet’in dükkanından çıkan genç kızı gördüğüm gibi aşık oldum.”

“Annemi.” dedi Agâh dolu gözleriyle. Alper ise halen babasının futbol macerasında kaldığı için pişkinliği üzerinden atamamıştı. “Nasıl kandırdın annemi?”

“Her zaman çözümden yana olmuşumdur. Size de nasihatımdır. İçinizde bir şeyin kalmasına izin vermeyin. Gerçek aşkı bulduğunuza inandığınızda ardından gidecek kadar da cesaretiniz olsun. Birkaç gün bakıştık. En sonunda dikildim karşısına ve adını sordum pattadanak! Babası, babamın asker arkadaşıymış. Bu bahaneyle dükkana girip çıktığımdan ters tepmeden söyleyiverdi ismini, ‘Gönül!” dedi sanki ferman dinlemiyormuş gibi. Salim dedim ben de. Arabanın arkasına önce senin baş harfini yazarız, GS olur. Var mı daha iyisi? “Ne diyorsun sen be?” demesine kalmadan yazılmışız dedim birbirimize, yok kaçarın. Dedim demesine ama öyle zorba gibi değil, aşkla. Velhasıl inandırdım annenizi onu sevdiğime ve kendisinin de beni beğendiğine. Bakın kandırdım demiyorum. Çünkü ben hiçbir zaman ona yalan söylemedim. Arabaya isim yazmaktan bahsettim doğru ama arabam olmadığını da söyledim. Bayramdan sonra istemeye geliriz dedim ama düğün yapacak paramın olmadığını da söyledim.”

“Baba doğruyu söyle, Nuri düğünü bombalamadı değil mi?”

“Amma film izliyorsun Alper ya!” dedi ve devam etti Salim Bey: “Yine bir Ramazan günüydü. İftardan sonra saat yedi buçukta maç vardı.”

“Baba ezan dokuzda okunuyor ne yedi buçuğu?”

“20 sene önceyi anlatıyoruz hıyar ağası, o zaman öyleydi.”

“Yahu madem öyleydi, ne diye bizi yapmak için acele etmediniz?”

“Nuri yüzünden.”

Yavaş yavaş asıl anlatmak istediği hikâyeye geliyordu Salim Bey. Öncesinde anlattığı ve gözlerini dolduran hadiseleri bir çırpıda göz bebeğine serdi, her şeyi yerle bir eden o akşamı tekrar hayal etti.

“O akşam aşağı mahallenin takımı Pıtı Çarkı ile oynayacaktık. Ben yedek olacağımı biliyordum. Bundan dolayı biraz daha geç gidebileceğimi düşündüm ve annenizle buluştum. Maça az zaman kala soyunma odasına gelmiştim. Nuri beni kapıda bekliyordu. O zamanlar saçı tıpkı anlamsız yere uzatan Kadir İnanır gibiydi. Her yerinden saç fışkırıyordu hergelenin. Bense benimkileri yeni dökmüştüm.”

“Bunun için miydi baba?”

“Ulan iki dakika dinlemediniz ya.” derken kaşları çatıktı ama hikâyeye döner dönmez tekrar arkasına yaslandı ve sakin bir ses tonuyla anlatmaya devam etti:

Salim Bey:

Nuri çok heyecanlı görünüyordu beni kenara çekti ve sessizce fısıldamaya başladı:

“Salim sana bir şey söyleyeceğim ama sakin karşılayacaksın ve ben ne dersem yapacaksın, tamam mı?”

“De hele iki gözüm, nedir bu telaşın?”

“Az önce Hüsam geldi. Rakiple anlaşmışlar. Şike yapacağız.”

“Ne şikesi lan? O nereden çıktı?” diye bağırdım ama odada sadece ikimiz vardık. Başka biri duymadı.

“Oğlum maç zaten garanti bizim. Yönetim de bunu nakde çevirmeye çalışıyor. Bahis oynanacak. Oranlar çok yüksek.”

“Nuri hiçbiriniz olmaz demedi mi oğlum?”

“Salim bırak bu yersiz namus tiryakiliğini. Maçı her halükarda biz kazanacağız zaten. Sadece planlı olacak. İlkyarıyı Pıtılar önde kapatacak, maçı da biz kazanacağız. 1/2 yani.” dediğinde yine tepki gösterecektim ki ağzıma tıktı.

“Salim! Aklını kullan, yakında evleneceksin. Babanın hatrına verdiler sana kızı. Peki sonrası? Çulsuzun tekisin be oğlum! Fena mı cebine üç kuruş para girse? Kabul etsek de etmesek de kovulacağız. Bu kulüpte geleceğimiz yok. Hiç yoktan emekli ikramiyemizi alıp gideriz işte. Gönül ile evlenmek istemiyor musun?”

Son sorusu beni hepten yıkmıştı. Lafımı yuttum gitti. Zaten ağzımdan çıkmaya da pek niyetli değildi. Dediği gibi zaten maçta favori olan taraf bizdik. İlkyarıyı önde kapatmalarının bir esprisi olmayacaktı. Kaldı ki ben şike yapılacak olan devrede yedek olacaktım. Ben sadece takım için oynanan bahisten payıma düşeni alacaktım. Bana hiçbir zararı olmayacaktı bu anlaşmanın. En azından ben öyle sanıyordum.

Maç öncesi fosforlu polar kekoluğunu moda yapan teknik direktörümüz Aykut İşçiler bizi etrafında topladı.

“Kalemi şike masasında unuttum. Kadroyu yazamıyorum. Bu yüzden maç masada bitecek.” diyerek şu anda Alper’in antrenörü o zamanın da ön liberosu olan Aytekin’in ufkunu açmıştı. Bu kısa ve kanunsuz konuşmanın ardından sahaya çıkıldı. Ben de yedek kulübesindeki yerimi aldım. Maç kahvede sesi yüksek çıktığı için futbol bilgini ilan edilen Manav Ahmet’in düdüğüyle başladı. Tribünler oldukça ateşliydi. Sonucunu bildiğin bir maçı izlemek pek de keyif veren bir şey değildir. Ben de keyif almıyordum. Pıtıların 30 metreden attığı golün bile yoktu gözümde değeri. Art arda gelen goller sonrasında ilkyarı 2-0 bitmişti. Takımlar soyunma odasına doğru ilerlerken bizim takımın önünde yürüyen Nuri:

“Beyler hızlanın da geçelim şunları. Soyunma odasına önde giren taraf biz olalım.” diyerek soğuk bir espri yapmıştı. Her şeyin yolunda gittiğini ve aynen devam edilmesi gerektiğini tavsiye eden Aykut Hoca ikinci yarı oyuna girmemi söyledi. Şu anda adını hatırlamadığım bir arkadaşımızın yerine oyuna girmiştim. Başlama düdüğünün çalmasına 2-3 dakika vardı ve Nuri ortalarda yoktu. Devre arası soyunma odasında da görmemiştim. Kime sorsam bilmediğini söylemişti. Ahmet düdüğünü ağzına götürdüğünde Nuri’nin nefes nefese sahaya girdiğini gördüm. Benim yanıma gelerek:

“Hadi kardeşim göster kendini. Şimdi sıra bizde. Paramparça edeceğiz onları.” dedi ve görev yeri olan sol kanata geçti. Ben de sağ kanattaydım. İkinci yarının ilk dakikalarında farkı bire indiren golü Aytekin ile bulmuştuk. Girdiğimiz verkaçta sağ kanatta sıfıra inip topu önüne yuvarlamayı başarmıştım ve Aytekin de düzgün bir vuruşla topu kalecinin sağından ağlara göndermişti. Bu golle her şeyin yolunda gittiğine olan inancım tazelenmişti. Üstelik hemen peşine ikinci golü de forvetimiz Semih ile bulmuştuk. Tribünler bayram yeriydi. Durum berabereydi. Sonraki dakikalar büyük mücadele içinde geçmişti. Belli ki taraflar sonucu inandırıcı kılmak istiyordu. Fakat bir an var… aklımdan çıkmıyor. Nasıl uyanamadım bilmiyorum. Maç içerisinde Nuri ile kanat değiştirdiğimiz oluyordu. Sol kanada geçtiğim anlardan birinde topu aldığım gibi etrafıma bakmadan dümdüz ilerledim. Nasıl olsa herkes ceza sahasına yığılacaktı ama korner çizgisinin oradan ortamı açtığımda topun savunma oyuncuları tarafından uzaklaştırıldığını, orada bizden kimsenin olmadığını gördüm. Arkadaşlarımı göremiyordum. Geriye baktığımda Nuri iki elini açarak geçmişti takımın önüne onları durdurarak.

“Neden göremiyorum takım arkadaşlarımı?” diye bağırdım nefes nefese.

“Çünkü hepimiz evliyiz ve hanımlarımız seninle görüşmemize izin vermiyor.” diye bir soğuk espri daha patlattı Nuri.

“Paralar elden gidiyor sen şaklabanlık peşindesin!” diye bağırırken yorgunluktan kendimde değildim. O anda önce Aykut Hoca ile sonra da başkan Hüsamettin Bey ile göz göze gelmiştik. Bir tuhaf bakıyorlardı.

Dakika 90’a dayandığında +3 ilavesini gösteren tabelayı gördüm. Hemen yanında da Aykut Hoca iki baş parmağını sallayarak, “Şimdi!” diye komut veriyordu. Nuri’nin yanına gittim:

“Nuri kanat değiştirelim. Sen sağ taraftan bana yuvarla. Stoperleri iyi yükselemiyor. Ben havalanıp kafayı vururum.”

“Olmaz!” dedi telaşla. “Sen yerinde kal ve bana orta aç. Zayıf olduğum için kolayca savunmanın arkasına sarkabilirim.”

“Tamamdır kardeşim.” dedim ve taçtan aldığım topu sürmeye başladım. Bir terslik vardı. Rakip önceye kıyasla daha fazla saldırgandı. Fakat yine de rakipten sıyrılmak zor olmadı. Nuri’ye orta açmak için içeri baktığımda Nuri’nin stoperlere bir şeyler söylediğini fark ettim o birkaç saniye içinde. Ortayı açtığımda Nuri’nin topu alıp ağlara göndermesi basitti ama bir anda rakibin dörtlü savunması öne çıkarak Nuri’yi arkada yalnız bırakmıştı. Yan hakem de yana yakıla kaldırmıştı bayrağını.

“Ofsayt, Nuri!”

Rakip kaleci ofsayttan doğan atışı kullanmak için gerilirken Nuri beni gazlamaya devam ediyordu. “Hadi Salim! Gelecekteki ailen için.”

Kaleci atışı paslaşarak kullanmıştı. Rahat paslaşıp orta sahaya kadar gelmelerine rağmen benim dışımda kimse basmıyordu. Bir kabulleniş vardı. Bense orta sahada kıvrak bir dokunuşla topu aldığım gibi koşmaya başladım. Aykut Hoca’nın “Ne yapıyorsun Salim!?” bağrışını “İyi yapıyorsun Salim!” diye duydum. Ardımda bıraktığım Semih’in “Dur Salim dur!” kıvranışını, “Vur Salim vur!” anladım ve topa tüm gücümle vurdum. Kaleci hareket dahi etmedi. Top ayağımdan havalanarak uçup kaleye girdi. Ben formamı çıkarıp yumruk yaptığım ellerimi coşkudan deliye dönen tribünlere sallarken hakem maçı bitirmişti. Ben sevincimde yalnızdım. Aytekin geldi yanıma:

“Sayende ben de yırttım kardeşim.” dedi ve sanki alet olmak istemediği bir şeyden kurtulmuş gibi buruk bir sevinçle uzaklaştı. Diğerleriyse bana düşman gibi bakıyordu. Kendi arkadaşlarım da rakip de. Nuri de aynı şekilde bakanlardandı. Soyunma odasına gittiğimde Aykut Hoca öfkeden deliye dönmüştü. Neler olduğunu anlamıyordum. Başkan Hüsamettin Bey de gelmişti. Beni çağırdı yanına.

“Başkanım Hüsamettin!” dedim esas duruşa geçerek.

“Adın neydi senin?” diye sordu. Diğerlerinin aksine çok sakindi.

“Salim, başkanım.”

“Salim ne?”

“Salimoğlu.”

“Çıldırtma adamı. İkisini birden söylesene!” dedi sinirlenerek.

“Salim Salimoğlu.” dedim cılız bir sesle. Gülümsedi buna karşı. “Ya… demek babanın adı da Salim.”

“Dedemin adı da Salim efendim.”

“Ya… demek siz sülalecek salimsiniz.”

“Değiller başkanım. En azından bu değil!” diye araya girdi Aykut Hoca.

“Hocam kazandık.”

“Kazanmamamız gerekiyordu ahmak herif!” diye bağırdı.

“O da ne demek? Biz ne için oynuyorduk?”

“Hayatımız kurtulacaktı ulan. Bütün paramı bu maça yatırdım ben!” diyerek yapıştı yakama hoca. Ellerinden iterek kurtuldum:

“Yahu çıldırtmayın adamı, yendik işte adamları. Ne sizin derdiniz?” dediğimde hoca, Nuri’ye dönerek, “Sen anlatmadın mı ne yapacağımızı bu adama?” diye sordu. Nuri büyük bir heyecanla atılarak: “Aman hocam anlatmaz olur muyum? En ince detayına kadar hem de. Fakat Salim hepimizi sattı. Belli ki rakip takımla anlaşmış.” demesin mi? İsterdim demesin ama dedi.

“Ne diyorsun lan sen? Zaten biz kazandık, neyi anlaşacağım? Sen demedin mi ilkyarı onlar kazanacak, ikinci yarı biz diye?” dediğimde Hüsamettin Bey’in sesini duydum.

“Güzel! Bahaneni sevdim. Seni kovmayı taraftara nasıl açıklayacağımı biliyorum artık.” dedi ve ekledi: “Şikeci Salim!”

Her şey bu kadar kolaydı. Eğer o pozisyonda kanat değiştirseydik ve Nuri bana orta açsaydı, ofsayta düşen ben olacaktım. O dalkavuk aldı yürüdü Ofsayt Nuri oldu, bense Şikeci Salim.

Velhasıl onlar yedi haltları, kefaretini ödemek bana düştü. O gün maçı kazandırmama rağmen takımdan kovulmuştum. Aytekin de benden sonra takımdan kendi isteğiyle ayrıldı. Hocanın kıymetini bil Alper. O gün bazı şeylerin farkına vardım. Her ne kadar geç de olsa. Yaptığım şeyin bir zararı olmadığına inansam da benim olmayan parayı, haram yoldan elde edilen parayı elime almayacağıma, aileme değdirmeyeceğime ant içtim. İnancım o gün güç kazandı. Bunu hiçbir zaman dert olarak görmedim. Ceza olarak da görmedim. Bu bana Allah’ın bir lütfuydu. Eşime, sizlere olan bir lütfuydu. Allah annenizden razı olsun. Büyükbabanızdan da razı olsun. Anlayışla karşıladılar durumumu ve her şeyi erteledik. Param yoktu. Düğün yapamazdım. Borçlanıp güzeller güzeli karıma sıkıntılı bir hayat da yaşatamazdım. Hayalini kurduğumuz hayatı yaşamak için, hayalini kurduğumuz aşkımıza bir süre ara vermemiz gerekiyordu. Futbolu bıraktım. Libya’ya gittim ve tam iki sene orada kaldım. Döndüğümde evlenmeye de, çocuk için acele etmeye de yetecek kadar birikimim vardı ama her şeyden önce bana destek olan ve beni ben olduğum için seven bir karım vardı. Her şeye baştan başlamamı sağlayan bir karım vardı. Babamın benle alakalı olan hayalinin futbolcu olmamdan ziyade iyi bir insan, inancıyla yaşayan ve ailesini mutlu yaşatan bir insan olmam olduğunu bana hatırlattı.” dedi ve anlatacaklarının bittiğini fark eden Salim Bey merak içinde kendisini dinlemekte olan çocuklarına dönerek: “Sonra da siz oldunuz işte.” dedi.

Hikâye karşısında ne diyeceğini bilemeyen ikizler gözyaşlarıyla babalarına sarılmıştı. Agâh’ın yazacak malzemesi artarken Alper’in hem futbola olan hırsı hem de Nuri’ye olan kini artıyordu.

“Peki Nuri neden yaptı bunu sana baba?” diye sordu Alper. “Çok iyi arkadaşmışsınız hem.”

“O zaman işler karışıktı Alper. Önünü açmak için beni kovdurtmak istemiş. Tabii devre arası ortadan kaybolması da boşuna değil. Benim ne yapıp edip maçı çevireceğimi bildiği için söylediği sonuca bahis oynamış. Düşünsene onlar hem ilkyarıyı hem de ikinci yarıyı aynı takıma oynayıp çok kazanacaklarını düşünüyorlardı. Nuri 1/2 oynadı. Parayı katladı.”

“Yani para için? Dostluk yalanmış.”

“Allah şirazemizi kaydırmasın oğlum. Ben ona kin tutmuyorum. Sakın siz de tutmayın. Sadece ondan uzak duruyorum.”

“Ama dediğin parayı kazandıysa şimdi zengin olmalıydı?”

“Sermayeyi kediye yükledi enayi.”

“Peki Nuri neden futbolcu olamadı baba?”

“İlah-i adalet.” demekle yetindi Salim Bey buna. Üstelik derken yüzünü de çevirmişti. Yine bir şeyler mi saklıyor ne?

“Bunca şey yaşamışsın.” dedi ve zor toparladığı kelimeleri döktü ağzından Alper. İlk defa bu kadar duygulandığına tanık oluyorduk. “Neden futbolcu olmamı istemiyorsun baba?” diye sorduğunda Salim Bey sinirli bir şekilde ayağa kalktı. Parmağını sallayarak:

“Çünkü bu illetin adaleti yok! Namusu yok! Edebi yok! Maç kazandırdığı için şerefine laf ettikleri babanın oğluna neler yaparlar aklın almıyor mu? Birileri karar verir, sen sahaya çıkarsın. Birileri oyun oynar, sen oynadığını sanırsın. Birileri para kazanır, sen onların kuklası olursun. Sen benim oğlumsun! Seni o üç kuruşluk serserilere kukla etmeyeceğim!”

“Baba… başarabilirim. Bana biraz inansan?”

“Ben sana inanıyorum oğlum ama futbolun adaletine inanmıyorum.”

“Bize öğrettiğine inan baba. Allah’ın adaletine inan.”

Son birkaç saat içinde yaşadıklarını kaldıramayan Agâh iki futbolcuyu baş başa bırakıp odadan çıktı. O an aklını bir düşünce sardı. İkiz kardeşinin yapmak istediği mesleği eskiden babası yapmıştı. Ya kendisinin yapmak istediği mesleği de eskiden annesi yaptıysa? Düz mantık ama neden olmasın? Adamın biriyle tıpatıp benziyor, hikâyeleri niye benzemesin? Hem geçen gün roman bile okuyordu Gönül Hanım. Salonda televizyon seyretmekteydi şu anda. Agâh o anda aklına gelen planı hemen devreye soktu ve annesinin yanına çöktü:

“Anne!” dedi.

“Annesinin kuzu buççusuuuu!” diyerek oğlunu iki yanağından yakalayan Gönül Hanım bunu fırsata çevirerek ileri geri sallıyordu. Birkaç mıncırık sonrası kendine gelen Agâh: “Her şeyi biliyorum.” dedi.

“Ne biliyorsun?”

“Her şeyi.” demesi üzerine Gönül Hanım’ı tedirgin bir ifade almıştı. “Demek öğrendin.” dedi utana sıkıla.

“Evet, öğrendim.” dedi Agâh yok daha neler ifadesini andıran bir bakış eşliğinde.

“Demek seni evlatlık aldığımızı öğrendin.”

“Evet, öğrendim.” dedi Agâh otomatiğe bağlamış gibi ama bu durumdan kurtulup “Ne?” diye bağırması da bir olmuştu.

“Alper’den sonra denedik olmadı. Biz de seni aldık.”

“Nereden aldınız? Neden anlatmadınız ya?”

“Bak oğlum bu sana olan sevgimizi değiştirmedi, biliyorsun değil mi?”

“Evet, biliyorum.” deyip hemen sonra, “Ne diyorum ben ya?” diyerek, “Anne sen ne dediğinin farkında mısın ya? Bunu nasıl saklarsınız benden ya?” diye sordu. Gönül Hanım öyle bir baktı ki, Agâh’ın gözlerinde o korkuyu ve yaşadığı tüm hayatın boş olduğunun muhasebesini görür gibiydi. Daha fazla dayanamayıp kahkahayı patlattı.

“Tabii oğlum. Alper doğduktan sonra herkesin bir eşi vardır düşüncesine inanıp dünyayı karış karış dolaştık ve benzeri olan seni bulduk.”

“Bu bir şaka değil mi?”

“Aa inandı gerçekten.”

“Doğru ya biz ikiziz.” dedi ve tekrardan annesine bakarak şaşkın bir şekilde: “O zaman Alper de evlatlık!” dedi.

“Alkışlar 3C sınıfından Agâh’a.” dedi ve gülen yüzünün yerini sevgi dolu bakışlara bıraktı: “Benim bu hayatta sahip olduğum en güzel şeysiniz siz! Dünyanın öbür ucunda da olsanız arar bulurdum sizi.”

“Anne cidden konuştuklarından bir şey anlamıyorum.”

“Oğlum hiç aynaya da mı bakmıyorsun? Bu kalın kaşlardan dünyada üç tane var. İkisi sizde biri babanda.”

“Anam benim ya nasıl korktum. Duygusal bir anımdaysam demek ki.” dedi ve sarıldı annesine.

“Ne o ağlıyor musun sen?” dedi Gönül Hanım, Agâh’ın gözünden akan damlayı silerek.

“Yok canım. Gözüme toz kaçtı.” demesi üzerine duygu dolu bakışlarını şiddet almıştı Gönül Hanım’ın. “Ne tozu be? Anam ağladı geldiğimden beri temizlemekten!” 

Sahurdan sonra yataklarına uzanan kardeşler uykuya dalmadan önce kısa bir gün değerlendirmesi yapıyordu. Alper artık Nuri’ye daha farklı bakıyordu.

“Nuri bu iki yılın bedelini ödeyecek!”

“Nasıl?”

“Şike şike.”

“Tamam Alper baba hadi sütünü iç, ezan okunacak birazdan.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.