Çilekeş Kardeşler | 20.Bölüm

Saat gece yarısına dayanmıştı. İkizler oturma odasında karşılıklı çekyatlara uzanmış, televizyon izliyordu. Gönül Hanım, Agâh’ın kitaplığından aşırdığı Gönül Hanım romanını okuyordu. Salim Bey de tekli koltukta geçtiğimiz yıla ait olan bir gazetenin bulmacasıyla cebelleşiyordu. Çiftken aile olan Burhan Bey ile Elif Hanım da yavruları İlknur’u arka odada uyutmaya çalışıyordu.

“Sen anca bulmaca çöz Salim Efendi!” diyerek elindeki romanın önyüzünü işaret etti Gönül Hanım. Salim Bey soru dolu gözlerle eşine bakmaktaydı.

“Bir Ahmet Hikmet kadar olamadın.”

“O kim ya?”

“Adam adıma kitap yazmış, sen anca bulmacanın cevaplarını yaz.”

“Anne bu nasıl bir kıskançlık ya?” diye araya girdi Agâh gülerek.

“Yahu ben bulmacanın cevaplarını da yazmıyorum ki, aklımdan çözüyorum.” dedi ve gülerek gazeteyi yanındaki fiskos masasına bıraktı. Gözü tekrar Gönül Hanım’ın elindeki kitaba değdi. Birden ayağa kalkarak yaklaştı: “Kim bu Ahmet Hikmet?”

“Şair baba. Mavi gözlü dev yok mu?” diyerek kendini gösterdi kara cahil Alper. Sonra biraz kafasını kaşıdı ve çekinmeden ekledi: “Hatta soyadı da Ran’dı. Ahmet Hikmet Ran.

“Allah’ım ben emin miyim acaba bu aileye edebiyat getirmeye?” diye söylenen Agâh içinden birer dakikalık saygı sessizliğiyle selam gönderdi Ahmet Hikmet Müftüoğlu ile Nazım Hikmet Ran’a.

“Alper televizyonun sesini aç!” diye bağırdı heyecanla Salim Bey. Alper de hemen açtı. ATiVi’de beyaz saçları, pudrayla nurlandırılmış sıfatı ile Nahit Hattatoğlu vardı. Okunan ilahinin ardından programını izlemeye gelenleri selamladı ve:

“Efendim Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Ramazan-ı Şerif’in ilk sahuruna kadar sürecek olan programımıza hepiniz hoş geldiniz. Programımızın formatı geçen senekiyle aynıdır. Tıpkı geçen seneki formatın da bir önceki seneyle aynı olması gibi.” dedi ve bunu duymasıyla hareketlenen seyircilere bakarak birini gözüne kestirdi:

“Buyur oğlum.”

“Hocam!”

“Efendim oğlum.”

“Sübhaneke okuyabilir miyim?”

“Kaç yaşında çocuksun, tabii okuyabilirsin.”

“Teşekkür ederim hocam.”

“Bir şey değil oğlum.” dedi ve diğer el kaldıranlara döndü: “Buyur kızım.”

“Nefes almak orucu bozar mı?” sorusu tüm dengeleri bozmuştu. Nahit Hattatoğlu adeta ‘yine mi?’ diye içinden geçiriyor, Allah’ım neydi günahım şarkısı eşliğinde kederleniyordu. Sonra soruyu soran kızın halen ayakta olduğunu ve cevap beklediğini fark etti.

“Nefes almak değil de seni solumak bozar kızım.”

“Allah razı olsun hocam.”

O geri dönmüştü. Nahit Hattatoğlu yeniden televizyondaydı. Bu da Ramazan’ın geldiği anlamına geliyordu. Gönül Hanım eşi Salim Bey’i de kaldırdığı gibi mutfağa gitti. Salimoğlu malikanesinde sahur hazırlıkları başlamıştı. Agâh ve Alper de Nahit Hoca’yı izlemeye devam etti. Program reklama girince Agâh telefonundan sosyal medya hesabına girdi. Birkaç görseli gördükten sonra @anamanamcilekesanam adında bir hesapla karşılaştı.

“Ben anam anam çilekeş anam hesabını ne ara takip ettim ya?” dedi ve profiline girdi. Tam takipten çıkacakken biyografi yazısına gözü takıldı. “İlknur’un anası, Burhan’ın hem karısı hem gönül yarası, yumurtanın sarısı, Hayat Hastanesi’nin yarısı. Geliyor insanın saydıkça sayası ama bir yerden sonra izin vermiyor mayası.”

“Bu neyin kafası?”

“Bence sosyal medyanın yüz karası.”

“Agâh sen beni takipten çıkmışsın!” dedi Elif Hanım. Girdi Agâh’a kancası.

“Yenge Allah aşkına bu ne? Hiç vakit kaybetmeden bununla mı uğraştın?”

“Oğlum boşuna mı çocuk doğurduk? 5 kilo kız çocuğum var benim. Şişman çocuk taşıdım karnımda 9 ay. Kolay olmadı. Bırak da sefasını sürelim.”

Hemen ardından da Burhan Bey kucağında İlknur ile odaya girdi. Eliyle devamlı kızını ovalıyor ve bir yandan da ‘hadi babacığım’ diyordu. Fakat İlknur’un ağlaması dinmeyince Burhan Bey sitemli bir şekilde: “Hayatım ne gerek vardı da emzirdin çocuğu? Bak gaz çıkaramıyor şimdi.” dedi ve odanın içinde tur atarken söylenmeye devam etti: “Bor gibi bir şey ya. Olduğunu biliyoruz ama bir türlü çıkaramıyoruz.”

Alper ile bir köşede Elif Hanım’ın paylaşımlarına bakarak gülen Agâh daha agu bile diyemeyen bir bebeğin ağzından yazılmış gönderileri gördükçe daha çok eğleniyordu.

“Ben İlknur Salimoğlu hoş geldim!” gönderisine Agâh, “Kızın daha içinde bir yere geldiğinin bilinci yok. Hoş geldim dedirtmişler.” dedi ve diğer gönderiye baktı: “Hayat zorlu bir maraton ama ben bu hayata tüm keşmekeşiyle mücadele etmek için geldim. Annemin ve babamın sözünden hiç çıkmayacağıma ant içerim.”

“Üç günlük bebek senden iyi cümle kuruyor Alper.”

“İlknur Salimoğlu bu gidişle seni geçecek Agâh.”

“Nasıl yani?”

“Baksana daha üç günlük ama 33 tane gönderi paylaşmış. Yakında anılarını topladığı bir kitap çıkarırsa şaşırmam. ‘Annemin Karnında Geçirdiğim Zorlu 9 Ay’ diye.”

İlknur bebek sakinleşince uyudu ve hemen peşine yorgun düşen anne babası da. Sahur vaktinde kaldırılacaklardı. Gönül Hanım’a yardım olsun diye bulaşıkları makineye atan Salim Bey çekyatta uyuyakalmıştı. İkizler de annelerine masayı kurması için yardım ediyordu. Alper gülerek annesine: “Bizi alan yaşadı anne. Bak masa bile kuruyoruz.” dedi. Gönül Hanım birden ciddileşerek: “Hiç sevmem o lafı Alper. Sen de unut bir an önce. Sokakta ailesinden bu lafı duyduğu için karısına, sevgilisine yapılmadık eziyet bırakmayan dalkavuklar var.”

“Anneciğim kötü bir şey demedim ki. Senin bizi yetiştiriş şeklini yüceltmek istedim.”

“Biliyorum oğlum ama yine de böyle konularda böbürlenmeyin. Sizi alan yaşadı diyemem ama siz, sizi alanı bir ömür mutlu yaşatın. Bu da kulağınıza küpe olsun.”

Sahur sofrası hazır olduğunda dışarıdan davulcunun da sesi gelmeye başlamıştı. Hey maşallah! Bereketiyle gelmişti Ramazan bir kez daha. Evi huzurla, sofrayı bereketle, kalpleri imanla dolduran güzeller güzeli bir aydı Ramazan. Tokun açın halinden anladığı, niyetinden aldığı bilinçle kötü olandan sakındığı, yalandan ve küfürden kaçındığı muazzam bir aydı Ramazan. Gökten 30 gün boyunca rahmetin yağdığı, güzelliklerin sevap olarak kayda alındığı fırsatın ayıydı Ramazan.

Sahur için aile masaya toplanmıştı. Burhan Bey ve Elif Hanım’ın yattığı odaya dan dun girmek istemeyen Gönül Hanım telefonla çaldırmaya başladı. Salim Bey de Burhan Bey’i çaldırıyordu. Çok komik bir andı. Masada yerini alan aile içerden gelen telefon seslerini duyuyordu. En sonunda Burhan Bey telefonu açtı. Salim Bey ‘Kalkın sahur vakti.’ demesi üzerine Burhan Bey’in verdiği cevap çok masumca bir gülme sebebiydi.

“Biz yedik ağabey.”

“Ulan aynı evdeyiz, kimi atlatmaya çalışıyorsun?”

“Tüh be! Doğru.”

Ertesi gün Agâh okul çıkışı Açelya ile buluşacaktı. Ramazan ayını çok seviyordu Agâh. Hatta yıl içerisinde kendini en huzurlu ve mutlu hissettiği aydı ama bu defa zamanlaması biraz ters olmuştu. İlk defa sevgilisi vardı ve birlikteliklerinin daha yeni yeni filizlendiği günler Ramazan’a denk düşüyordu. Bu da beraber bir şey yiyemeyecekleri ve aldıkları dondurmayı birbirlerinin ağzına gözüne süremeyecekleri anlamına geliyordu. Gerçi yemedikleri sürece sürebilirlerdi. Şu bedenden sıyrılıp Nahit Hoca’nın programına gidebilsem sorardım bunu.

Okulun hemen yanında bir park vardı. Açelya, Agâh’ı o parkta bir bankta bekliyordu. Bu Agâh’ı ayrıca mutlu ediyordu. Bir kızı bekletmek değil, sevdiği kız tarafından beklenmek. Parka girer girmez görmüştü Açelya’yı. Normal bir insanın ilk bakışta göremeyeceği bir yerde oturuyordu oysa Açelya ama Agâh normal bir insan değildi, aşık bir insandı. Gözünü bile açmadan onun yerini saptayacak kadar aşık bir insandı.

“Beklettim mi?” diye sordu Açelya’ya. İçinden ‘Ben çıkış saatimi söyledim. Ona göre gelseydi. Allah Allah!” diyen bir keko vardı. Evet o benim, kesinlikle Agâh değil çünkü o cidden aşık bir insandı.

“Hayır, ben de yeni geldim.” dedi ve Agâh’ın koluna girerek ilerlediler birlikte. Agâh ilkokulun önünde kendini bekleyen annesine heyecanla koşan bir çocuk gibi okulda yaptıklarını anlatıyordu Açelya’ya. Hoca beni tahtaya kaldırdı, yaptım, aferin dedi bile dedi. Çünkü susmaktan korkuyordu. Açelya konuşur da kötü bir şey duyarsa diye korkuyordu.

“Sonra ben de döndüm ve dedim ki…”

“Agâh!” diyerek beklenen müdahaleyi yaptı Açelya. “Sana küçük bir emrivaki yapacağım. Umarım kızmazsın.”

“Yok canım, niye kızayım?”

“Of kızsan şaşardım zaten.” diye söylendi ama Agâh duymadı. “Ben bugün okuldan arkadaşlarıma söz vermişim ama aklımdan çıkmış. Seni de ekmek istemedim. Beraber gitsek sorun olur mu senin için?”

“Olur. Hiç olmaz olur mu? Olmaz olsun!”

“Efendim?”

“Özdemir Asaf ya çok severim de. Yeri gelince tutamadım kendimi.” dedi ve gülerek, “Sorun olmaz. Hadi gidelim.” dedi. Fakat gitmek istemiyordu. Onunla yalnız kalmak ve ilişkilerini pekiştirmek, onu daha yakından tanımak istiyordu. Ayrıca korkuları da vardı. Arkadaşları üniversiteliydi. O ise lise bebesi. Ya anlaşılır da ezmeye kalkarlarsa sevdiği kızın yanında? Hayat Bilgisi’ndeki sarı montlu Kerem gibi dalardı vallahi ikişer metrelik sayko tiplere.

“Ama asıl emrivakim bu değil.” dedi Açelya ve durup Agâh’ın elini eline alarak: “Acaba onlara üniversite okuduğunu söylesen?”

“Ama…”

“Tamamen sen rahatsızlık duyma diye.”

“Peki.”

Agâh iyice gerilmişti. Eve gitti ve hızlıca üstüne sivilleri giydi ama içinde bulunduğu durumdan hoşnut değildi. Alenen yalan hatta yalanlar söylemesi gerekiyordu. Önce okuduğu okulu uyduracak sonra bir bölüm uyduracak. Finalde çaktım geyiğine bulaşıp bütlerde inşallah goygoyuna ayak uyduracaktı. Evden çıkarken aklına daha da gerginlik verici bir şey geldi:

“Ramazan günü biz nereye gidiyoruz?”

Bu soruyu Ramazan gününü çıkarıp Açelya’ya sorduğunda, “Bizim okulun orada bir kafe var. Oraya gidiyoruz.” cevabını almıştı. Gerginliği kat kat artıyordu. Alper’den ya da Olcayto’dan fikir alacak zamanı da yoktu. Oruç yiyecek değildi ya. Gitti yine de Açelya’yla. Girdikleri kafeye Ramazan daha gelmemişti. “Kahve Yemen’den gelir mantığından hareket edip Arap halklarına uymuşlar herhalde. 1 hafta geç başlayacaklar Ramazan’a.” diye düşündü. Açelya’nın, koluyla temas halinde olan gömleğinin uzaklaştığını fark eden Agâh düşler evreninden çıkıp baktığında Açelya’nın bir masada oturan grup ile selamlaştığını gördü.

“Hoş geldin dostum.” diyerek hafif kalkıp elini uzatan Bob Marley özentisi bir gençle tokalaştıktan sonra ideolojik imajıyla ön plana çıkan iki oğlana ve iki kıza daha selam verip oturdu Açelya’nın yanına.

“Ee söylediniz mi bir şeyler?” diye sordu Açelya. “Sizi bekliyorduk. Ne içersiniz?” diye sorduğunda Marley, Açelya telaffuz edemeyeceğim bir şeyler söyledi. Agâh ise: “Teşekkür ederim. Ben niyetliyim.” dedi.

“Dostum tanıyalım seni. Tanıt bize kendini.”

“O benim…” diyerek araya girmeye çalışan Açelya, çakma Marley tarafından durdurulmuştu, “Açelya sen dursana. Ağzı yok mu bu oğlanın? Tanıtır kendini.” dedi ve Agâh’a dönüp: “Yapabilirsin değil mi? Zorlamayalım seni şimdi.”

“Ben en azından kendimi saatlerce anlatıp tanıtabilirim çünkü benim benliğim var. Kendime ait gerçek bir kimliğim var. Peki ya sen nesin? Kimsin? Baba parası yiyen, ünlü kişilerin kılığına bürünen ama özünde hıyar ağası olan bir serserisin. Seni adam yerine koyup kendimle tanışma şerefine nail ediyorum diye şanslı hissetmelisin.” demek yerine, “Agâh ben.” demekle yetindi.

“O ne ya yaşlı ismi gibi.”

“Nasıl?”

“Ya dostum pardon ama tuhaf geldi. Agah ne ya?” diyerek gülmeye yeltenecekken, “Agah değil, Agâh. Arada eğik bir fark var.”

“Ne farkı varmış?”

“Sen hangi bölümü okuyorsun?” diye sordu. İki elini yumruk yapıp masanın üstüne koymuştu.

“Hukuk.”

“Yani sen şimdi hukukçu olup topluma kendi mâl edeceğine inanıyorsun değil mi?”

“Evet.”

“O zaman sen bir malsın.” Bu laf sokmada kaçıncı seviye Agâh’ım!

“Ne biçim konuşuyorsun sen ya?” diye sandalyesini geri itip ayağa kalktığında masada Agâh hariç herkes ayaklanmış onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Agâh ise oturduğu yerde gülüyordu. “Ben kötü bir şey demedim. Sadece senin fark yaratmadığını düşündüğün eğik çizgiyi kaldırdım.”

Bu olanlara tepki olarak hafif sesini yükselterek: “Agâh!” dedi Açelya. Sitemliydi. Agâh ise son derece pişkindi: “Bak ne güzel söylüyor. Doğrusu bu.”

“Ya sen yanlış anladın. Demircan, Agâh’ın yaşlı ismi olduğunu söylemek istedi aslında.” diyerek arkadaşını savunmaya geçti yanındaki kız.

“Aynen brother. Kusura bakma ama küçücük çocuğa nasıl Agâh ismi konur ya? Yaşlı ismi o.” diye gülmeye başlayan yozlaşmış genç de dahil oldu sohbete ama Agâh acımıyordu.

“Hmm sen de ekibin zeka küpü oluyorsun sanırım.” dedi ve ekledi: “Sizin ailede bireylere yaşlanınca mı isim konuyor?” cevabına karşın Demircan’ın fısıldaması konuyu dağıtıyordu: “Caner uzatmayın işte, herifin her lafa bir cevabı var.” dedikten sonra Açelya’ya dönerek:

“Açelya sevgilin falan değil, değil mi bu Agâh Dede senin?” diye sordu.

“Hayır Demircan, ne alakası var ya?” dedi Açelya sinirle. Evet… dedi Açelya bunu. Az önce yüzü gülen Agâh’tan eser yoktu şimdi. Adeta alakasız bir noktaya dalıp kalmıştı. Kırpmadan dayadığı gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Tanıdığı, bildiği ve üzerine iki sene düşündüğü bir hayal kırıklığıydı bu. İki sene boyunca kısık ateşte pembeleşmesini beklediği, sarf edilen birkaç sözün sahte pembeliğine kanıp gülünç duruma düştüğü bir hayal kırıklığıydı. Kalkmak istiyordu ama öylesine kalkıp gidemezdi. Olcayto’ya mesaj attı. “Bir bahaneyle beni ara ve gelmemi iste.” diye.

Agâh sessizliğini koruyup düşünürken masadaki grup da kendi arasında sohbete dalmıştı. Yok şu hocanın dersi şöyle, yok bu yıl yüksek bel pantolonlar çok moda derken Demircan bir kez daha Agâh’a seslendi:

“Sen hangi okula gidiyorsun?”

“AEC Malamat Anadolu Lisesi.”

“AEC nedir?”

“Kimse bilmiyor. Malamat’ı ilk keşfeden adammış.”

“Oradan mezun oldu!” diyerek toparlamaya çalışan Açelya, “Peki şimdi nerede okuyorsun?” sorusu karşısında tüm savunmasızlığıyla Agâh’a bakmıştı. Agâh, Açelya’yı bozmak istemiyordu ama yalan da söyleyemezdi. Tam o sırada masanın üstünde duran telefonu zangır zangır titremeye başladı. ‘Olcaytooo arıyor…’

“Buna bakmam lazım.” klişesini dile getirdi, sanki onlarca telefonu meşgule bırakıp bunu açıyormuş gibi. “Efendim Olcayto!” dedi ve boş gözlerle dinlemeye başladı. Duyduğu şey onu güldürecekmiş gibiydi. Kendini toparlayıp: “Ne temmuzda elektriğe zam mı geliyor?” dedi ve Açelya’ya dönerek: “Hangi aydayız?”

“Mayıs.”

“Güzel! Hâlâ vaktimiz var. Hor kullanabiliriz.” dedi ve telefonu kapattı. “Üzgünüm gitmem gerek.”

“Zam gelmeden elektriği sömürmek için mi gidiyorsun gerçekten?”

“Evet, bu bir nimet.”

“Ben zaten zam geldi diye duymuştum ama.” dedi Demircan.

“Sen bayağı yerin kulağı olmuşsun. Üzerinden tır geçmemesi ne büyük talihsizlik!” dedi ve mekandan ayrıldı Agâh. Açelya da koşa koşa peşinden gelmişti. Tuttuğu gibi kolundan durdurdu:

“Sen ne yaptığını sanıyorsun? Beni arkadaşlarımın önünde küçük dü…”

“Allah aşkına yeter. Bir klişeye daha dayanamayacağım.” dedi ve alnındaki teri silip devam etti: “Hem niye küçük düşüreyim ki? Ben senin neyinim ki? Arkadaşın mı? O zaman git o Demircan züppesine söyle bana söylemek istediğin klişeyi çünkü o serseri beni senin yanında küçük düşürmek için elinden geleni yaptı.”

“Agâh bana zaman ver demiştim ama sen daha ilk adımda konuyu biz neyiz kısmına getiriyorsun.”

“Ben biz neyiz demedim. Fark ettiysen kaç gündür pervaneyim etrafında. Çünkü uzun zamandır beklediğim bir şeyi yaşıyorum. Mutluydum. Senin de mutlu olduğuna inanıyordum ama sen ‘siz sevgili misiniz?’ gibi aşırı alay içeren bir soruya ‘Ne alakası var ya?’ gibi yok artık Demircan senin ben gözüne kombi sokayım, benle bunu nasıl sevgili zannedersin anlamına gelen bir çıkış yaptın.”

“Doğruyu söyle, kombi sokmak senin içinden gelendi değil mi?” dedi gülerek.

“Tabii ki.”

“Agâh senin yanında mutluyum ve daha ileri gideceğimize de inanıyorum ama lütfen bana zaman ver.”

“Ben sana kalbimi vermişim. Sense benden senin için atan kalbin senle geçirmek istediği zamanı istiyorsun. Al… o da senin olsun. Ben içimden gelen sesi dinlemeye gidiyorum.”

“Neymiş o ses?”

“Karın gurultusu! Orucum kızım, iftara gidiyorum.”

“Heh işte böyle ya. Sert ol biraz.” dedi ve Agâh’ı tutup çekerek yanağına bir öpücük kondurdu. “Allah kabul etsin.”

Açelya da Agâh ile mekandan ayrılmıştı. Bu Agâh’ı mutlu etmişti. Agâh onu eve bıraktıktan sonra koşarak eve döndü. Eve vardığında ezana 10 dakika kalmıştı. Ahali sofrada toplanmıştı. Çorbaları koyan Gönül Hanım duyduğu sesle irkildi: “Aa şimşek mi çaktı? Neydi o ses?”

“Yok be anneciğim, Nahit Hattatoğlu’nun karın gurultusudur o.”

İşte Ramazan’ın ilk günü geride kalmıştı bile. Agâh hayal kırıklıklarıyla, kafa karışıklıklarıyla ve arada kalmışlıklarıyla ilk orucunu açmıştı. Bu ilişkinin nereye varacağını kestiremiyordu. Bildiği tek şey, o aşık bir insandı.   

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.