Çilekeş Kardeşler | 16.Bölüm

XVI – Ayrı Dünyaların İnsanları

“Biz şimdi neyiz?”


Bir elinde fırça bir elinde faraş, yerleri temizliyordu Alper. Agâh hemen karşısındaki siyah deri koltukta çok büyük bir dikkatle okuduğunu iddia ettiği gazeteyi ters tutarken onun beyni berber ve müşterinin hemen arkasında olduğu için bir ton gereksiz bilgiyle dolmuştu. Agâh bu tarz işleri pek beceremediğini söylerdi. Aslında evde tek kaldığında her şeyi yapardı ama burada amcası Burhan’ın dilinden korktuğu için işi her seferinde Alper’e bırakırdı. Ayrıca akşam Açelya ile buluşacak olmasından dolayı üstünün kıl olmasını istemiyordu. Zaten hali hazırda Burhan Bey’in tıraş etmekte olduğu Düdük İbrahim’e kıl olmuştu.

“Ya çocuklar İsmail’i seneye sizin okula vereyim diyorum. Ne dersiniz?”

“Nereden çıktı İbrahim amca? İsmail özelde okumuyor muydu?”

“Herhalde özelde okuyor canım, şüpheniz mi var?” diyerek kibrini soluduktan sonra devam etti, “Biliyorsunuz seneye üniversite sınavı var. Bizim oğlanın okul da zehir gibi. İşi zorlaşıyor yani ama sizin okula gelirse okul birinciliği kontenjanından yararlanıp istediği yere girebilir.”

“Birinci olacağı ne malum?” diye sordu Alper süpürmeyi bırakıp.

“Sonuçta bir kenar mahalle okulu Alper’im. Bizim İsmail bir alem. Hani burada da işini görür de garanti olsun.”

“Bir çanta dolusu paranın birinci olduğunu hiç görmedim.” diyerek indirdi gazeteyi Agâh kaşları çatık bir şekilde. Alenen hor görülüyorlardı. İbrahim buna gülerek karşılık verdi ve sonrasında, “Ben baba olarak üzerime düşen görevi yerine getireyim de.”

“Baba olarak görevin, oğlunun özgeçmişine hor gördüğün bir okulu yazmak mı İbrahim ağabey?” diyerek araya girdi Burhan Bey ve peşine “Ah!” diye bir ses geldi İbrahim’den. Makası yanlış yere sapladıysa demek ki. Tıraştan sonra İbrahim gitmişti. Okul çıkışında amcalarını ziyarete gelip bir yandan da vakit öldürmek isteyen kardeşlerin hiç yoktan moralleri bozulmuştu.

“Oğlum seneye zaten bir sürü sıkıntı var. Ben bir de bu Donsuz İsmail’i hiç çekemem.”

“Bu İsmail, sosyal medya diliyle konuşan zırto mu?” diye sordu Burhan Bey.

“Evet amca. Adamla oturup bir şey konuşuyorsun. Yorumunu soruyorsun. İlk yorum diyor.”

Aradan biraz zaman geçti. Dükkan doldu taştı. Sonra da birden elinde tuttuğu tabletiyle Olcayto girdi kadraja. Arka tarafta GOT’un final bölümünü izlemişti. Pek bir üzgün görünüyordu. Belli ki o da finali beğenmeyenlerdendi.

“Böyle final mi olur ya? 8 sene bu final için mi bekledik biz ya?” diyerek kendini oradan oraya atıyordu Olcayto.

“Oğlum ne 8 senesi? Sen Cansu ve Tuğçe izliyor diye 3 ay önce başlamadın mı izlemeye? Ne çabuk fanı oldun?” diyerek gülmeye başladı Agâh.

“Bu kadar üzüldüğüne göre kesin taht oyunları bitip Cumhuriyet geldi. Entrika yok tabii, dümdüz sistem.” dedi Burhan Bey.

“Yok be Burhan ağabey. Kral olacak adamı Behlül yaptılar. Ben kızlarla buluşmaya gidiyorum. Ağlayacak bir omuza ihtiyaçları olabilir.” dedi ve hızlıca çıkıp gitti. Alper de peşinden, “Şimdi belli oldu bunun tribi. Ağlayan kızlara omuz olmak adına kendini moda sokmaya çalışıyormuş.”

Agâh dağılmış gazete sehpasını toparlarken umursamaz bir tavırla gülerek, “Ben hiç GOT izlemedim.” dedi. Bunun üzerine Burhan Bey tarafından başı, saçı yıkanmak üzere lavaboya sokulan adam tükürükler saçarak doğrulup “Ne? İzlemedin mi?” diye sordu. Şaşkınlığına engel olamayan Agâh ekledi, “Yıldız Savaşlarını da izlemedim.”

“Nasıl?” diyerek sıçradı yan koltukta Çırak Bahattin’in sir ağdası ile burnunu boyadığı diğer müşteri.

“Yüzüklerin Efendisi’ni de izlemedim.” demesi üzerine “Çaylar geldi!” diyerek içeri giriş yapan Hüseyin de çay tepsisini içindeki çayları dökmeden düşürdü, “Yemin et!” diyerek.

“Neler oluyor ya?” diye sordu gülerek Agâh. Saçı başı ıslak olan adam koltuktan kalktı, burnu koyu turuncu olan adam çırağın ani çekişi sonrası üzerinden attığı yükün rahatlığıyla bayıldı, Çaycı Hüseyin ise koşarak sarıldı, “Hiçbir şey kaybetmemişsin!”

Buluşma vakti yaklaşınca iki kardeş Burhan Bey’in dükkanından ayrıldı. Açelya’nın alayla karışık sorduğu soruyu yaşıyordu Agâh. İçi içine sığmıyordu. Kulaklığını takmış, güle oynaya Açelya ile buluşacağı yere gidiyordu. Etrafındaki insanların yüzünü sarıp sarmalayan ketumluğu aldırmıyor, yürüdüğü yolun sonundaki iş makinelerini ve başında da ‘verdiğim sözleri tutuyorum’ özgüvenini taşıyan Mithat Bey’i görünce el sallayarak yolun karşı tarafından yürümeye devam ediyordu. Sahile inen cadde üzerindeki bir kafede buluşacaklardı. Davetli olmamasına rağmen Alper de onunla gelmişti. Agâh’ı yalnız göndermek istememişti. Kafe yüksek katlı bir binanın terasındaydı. Agâh kafeye girdiğinde saçlarını kalemle arkadan toplamış halde oturduğu masaya kapanan Açelya’yı gördü. Açelya mutsuz olduğu zamanlarda saçını toplar, gerçekten mutsuz olduğu zamanlarda da kalemle toplardı. Evet… bunun bilindiğini bildiği için bazen ilgi görmek adına saçını topladığı da olurdu ama kalem başkaydı.

“Selam!” mı desem omzuna mı dokunsam, yoksa direkt “Açelya aman Allah’ım çağırdın koştum hemen. Neler oldu? İyi misin?” gibi ilgi bombardımanına mı tutsam diye geçirirken içinden, “Neden ayaktasın? Otursana.” dedi Açelya. “Kız başını kaldırıp beni görmedi bile. Nasıl anladı geldiğimi? Tabii ya! Kokumdan anladı. O da beni seviyor kesin!” diye geçirerek içinden oturdu karşısına ve Açelya da kaldırdı başını. “Alper demek sen de geldin.” dedi ve zoraki bir gülümsemeyle onu selamladı. Alper ile yıldızları hiç barışmamıştı.

“Senin için burası fazla yüksek değil mi? Zira yüksekten korktuğunu hatırlıyorum. Şaşırdım!” diyerek ona bir laf atmak istedi ama Alper, Agâh’ın kardeşiydi. Dili sivriydi.

“Ben de çok şaşırdım. Seni bu kadar yüksekte süpürgesiz göreceğim aklıma gelmezdi.” demesi üzerine Agâh tarafından iteklenerek uzaklarda bir masaya oturtulmuştu. Agâh Açelya’nın yanına geri dönerken Alper, “Ne laf ettim ama be! Cadı demek istediğimi anlamış mıdır acaba?” diye söyleniyordu.

“Evet!” dedi ve oturdu Açelya’nın karşısına Agâh. “Geldim.”

“İyi ki geldin.” dedi ve kendini kalemin esaretinden kurtararak gözünün önüne devrilen saç tellerine öfkelenerek kılıcı kınından çıkarır gibi çektiği kalemle tekrar topladı saçlarını.

“Sen çağırdın. Bilirsin sen çağırınca gelirim.”

“Teşekkür ederim.”

“Nasılsın?”

“Bu soruyu birinden duymak ne kadar güzelmiş!” dedi ve depresif yüz ifadesinden çıkıp Agâh’ı sarsan o gülüşünü yaydı yüzüne. “İyi olmak istiyorum ama olmuyor. Sanki herkes bana karşı, herkes benden nefret ediyormuş gibi. Çok yalnızım.”

“Çok arkadaşın vardı senin, ne oldu onlara?”

“Kimisi farklı şehirlere gitti, kimisi yeni arkadaşlar edindi. Üniversite o kadar iyi bir yer değilmiş yani.”

“Ne de çok isterdin oysa.” diye söylendi içinden.

“Herkes çıkar peşinde ve kimsenin birbirine güveni yok.” dedi ve gözlerini haddinden fazla kırparak ürkek bir şekilde, “Kimse senin gibi değil.” dedi.

“Bir ilişkin mi oldu?” diye bir cümle kurdu Agâh ama sıradan bir cümle değildi bu. Ne çile çekti şu dört kelimeyi bir araya getirirken. Anladığını düşünüyordu Açelya’nın derdini. Belli ki biri vardı ve varını yoğunu almıştı onun. Terk etmişti. Bu yüzden bu haldeydi.

“Bahsetmek istediğim şey bu değildi.” diyerek geveledi ağzında bir süre. “Sadece konuşacak birine ihtiyacım vardı.” dedi ve yüzü asık bir şekilde çantasına uzanıp kalkmaya yeltendi.

“Bana ihtiyacın vardı.” diyerek durdurdu Agâh, elinden tutarak. “Tıpkı benim sana ihtiyacım olduğu gibi.”

“Ciddi misin?” diye sordu Açelya. Çanta elinden masaya düşmüş, gözleri ise şaşkınlığa gömülmüştü. İnanamadı Agâh’ın hâlâ onu sevdiğine, beklediğine.

“Ben ciddi bir adamım Açelya.” derken kimse de gelip demedi ki ‘oğlum sen daha lise bebesisin, ne bu pozlar’ diye.

“Biliyorum hep ciddiydin.” dedi gülümseyerek.

“Ben bilmiyordum işte. Sana olan sevgim öğretti bana ne kadar ciddi olabildiğimi. Beni reddedişin, benimle alay edişin öğretti bana ne kadar ileri gidebildiğimi ve ben ne kadar ileri gidersem gideyim, gittiğim her yerde sen vardın. Geri dönmek istediğimde bile yürüdüğüm yollarda karşıma çıktın. Kaldığım yerden devam edemedim çünkü sende kalmıştım. Baştan başlayayım dedim ama yine senin yanındayım.” dedi ve gülümsemekle konuşmak arasında kalan titrek dudaklarıyla, “Hâlâ sana hayranım.” dedi. Aşığım diyememişti ya da onu sevdiğini söyleyememişti. Tam da içinden gelendi söylediği. Hayrandı Açelya’ya. Saçına, bakışına, gelişine, gidişine, gülüşüne… her şeyine hayrandı.

“Kalkalım mı?” diye sordu Açelya. Hâlâ odundu. Kalktılar ve Agâh’ı yanına aldığı gibi girdi koluna. Kalemi çıkardı ve bıraktı masanın üstüne. Döne döne kondu peçetenin üstüne. Salladı saçlarını ve dizdi omzuna. İki eliyle de tutundu Agâh’a. Romantizm yaşayacağız derken hesabı da ödemeden çıkmışlardı haliyle. Alper’e yaklaşan garson,

“Az önce çıkan beyle gelmiştiniz sanırım. Sizin masayla beraber 47 TL yapıyor.”

“Bu aşkın bedelini neden ben ödüyorum ya?”

Agâh tam ısınamadığı bir huzurun gölgesi altındaydı. Sevdiği kızın kokusu burnunda, elleri kolunda, başı omzundaydı. “Şimdi biz neyiz?” sorusunun da tam ortasındaydı ama sormaya da cevabını duymaya da şimdilik cesareti yoktu. Kapıya çıktıklarında ayrılacaklarını düşündü ama Açelya, “Bana motoruma kadar eşlik eder misin?” diye sormuş, o da kabul etmişti. Açelya’nın bir motosikleti olduğunu da yeni öğrenmişti. Bunu belli etmedi tabii. Yürüdükçe yürüdüler. Tek laf etmeden sadece yürüdüler. Açelya hiç kaldırmadı başını Agâh’ın omzundan. Buldu tabii boyu boyuna çakı gibi oğlanı, bırakır mı?

Bu yürüyüşün biraz uzun sürdüğünü fark eden Agâh en sonunda sormadan edemedi:

“Sence de biraz uzağa park etmemiş misin?” diye sordu.

“Neyi?”

“Motosikletini.”

“Uzağa değil, evimin önüne park etmiştim.”

“Nasıl yani?”

“İşte geldik.” dedi ve bir elini Agâh’tan ayırarak, “İşte motosikletim.” diye gösterdi motosikletini ve sonra da çaprazındaki beyaz binayı işaret etti, “Burası da evim.”

“Artık yolu biliyorsun. Bu yoldan yürüdüğün sürece yolun bana çıkacak.” dedi ve elini Agâh’ın ensesinde, saçlarında gezdirdi. El sallayarak da apartman kapısına yöneldi. Agâh çok heyecanlanmıştı. Düşünmeden bağırdı arkasından, “Biz şimdi neyiz?”

“Sevgili değiliz ama arkadaşta değiliz. Bana biraz zaman vermeni istiyorum.” dedi ve kapıya döndü tekrar. Agâh’ın tatminsiz ve hareketsiz durduğunu hissedince başını çevirerek, “Sevgilinin bir tık altı, arkadaşın da bir tık üstüyüz.” dedi. Agâh’a da küçük bir tebessümle kafa sallamak kaldı. Aslında içinde fırtınalar kopuyordu. Oradan oraya atlamak, bilmediği halde taklalar atmak geliyordu içinden ama ciddiyetini korumalıydı. Ne yapsın garibim? Karşısında herkesin anlata anlata bitiremediği ve inanılmaz şeyler öğrenip aydın olunduğunu söylediği bir dünyanın kadını vardı. Evet… belki de aralarındaki fark buydu. Açelya artık bir kadındı. Üniversiteye gidiyor, artık okul forması giymiyor, saçını dilediği gibi yapabiliyor, kendi hesap kartını çıkarabiliyordu. Agâh’ın ‘yarın felsefe sınavı var’ telaşı, Açelya için öğretmenini bile hatırlamadığı kuru bir anıydı. Agâh’ın ‘seneye ben ne yapacağım ya!’ korkusu Açelya için çoktan geçmiş ve ‘bir zamanlar benim tek derdim üniversite sınavı mıymış?’ gibi bir önemsizliğe bürünmüştü. İşin en kötüsü de Açelya’nın bulunduğu dünyada Agâh gibiler değil, kendisi gibiler vardı. Onların dünyası yıllarca ilk sınav ya da ikinci sınav olarak nitelendirdikleri facialara hiç yadırgamadan vize ve final diyenlerin dünyasıydı. Hoca girdiğinde ayağa kalkmayanların, ödeve artık proje diyenlerin, zil heyecanını hocanın iki dudağının arasına bırakanların dünyasıydı. Agâh o dünyaya gelene kadar Açelya bambaşka dünyalara yelken açabilirdi. Durdurulamayan tek şey zamandı. Onlar her zaman ayrı dünyaların insanları olacaktı. 

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.