Çilekeş Kardeşler |Sürpriz Bozan Sınav

Alarmın çalmasına 7 dakika vardı ve ikisi de uyanıktı. Gece zor geçmişti. Kafalarına takılan soruları cevaplamaktan sınavda çıkacak soruları cevaplayacak halleri kalmamıştı. Sonradan biraz uyur gibi olsalar da evlerinin yeni misafiri olan Burhan Bey’in oturma odasında kurmuş olduğu tek kişilik orkestra tekrar uyanmalarına neden oldu. Agâh uyanık olduğunu fark ettiği Alper’den özür bile dilemişti çünkü Alper’in horlamaya getirdiği basit bir yorumdu ama Burhan Bey’in ki koskoca bir devrim.

Kapının eşiğinden başlarını uzatarak usulca gözlediler odayı. Elif Hanım kalkmış, hatta çıkmıştı. Burhan Bey ise sağ kolunu alnına dayamış şekilde uyumaktaydı. Birbirini destekleyen tonlarda bir uyum yakalamış olan “kohakokohako” sesleri kademeli olarak yükseliyor, düşüyor ve tekrar yükselerek devam ediyordu. Alper parmak uçlarında yürüyerek odaya girdi ve akşam Gönül Hanım’ın alışveriş listesi yapmak için aldığı kalemini aldı. Dönecekken duyduğu “kohakokohako” sesiyle korkudan tek ayağını havaya kaldırarak bir balerin edasıyla parmak ucunda döne döne odanın dışına çıkmıştı ki bir şey fark etti. “kohakokohako” sesi çıkmış ve peşine gelen “hıt” sesi sonrası bir sessizlik hakim olmuştu. Alper ve Agâh’ın saçlarının arasında saklı olan terler şırıl şırıl gün yüzüne çıkmıştı. 

“Amca!” dedi ürkek bir tavırla Alper.

“Ses ver amca!” diyerek yineledi Agâh. Hızla sokuldular yanına. Çok korkuyorlardı. Alper hâlâ tek ayak üstünde, parmak ucunda, Agâh dizleri üzerinde durmuş şekilde yorganı kaldırıp kalbe ulaşmanın peşindeydi ki birden, “Ya Allah!” diyerek doğrulan Burhan Bey rüzgarıyla ikizleri ayrı köşelere itmişti.

“Amca ne yapıyorsun çıldırdın mı sen ya?”

“Siz ne yapıyorsunuz lan sabah sabah başımda öcü gibi? İkiz dingiller amcalarını horlamakla suçlayacak akılları sıra.” diyerek tüm gece ücretsiz bir şekilde sunmuş olduğu ses şölenini son 5 dakikada yaptığı taklit ile örtbas etmişti. Yaşadıkları korkuyla odalarına dönen ikizler hazırlanmaya başladılar. Güneşin doğmasıyla beraber odalarına kaçak olarak giren kelebek onları rahatsız etmeye devam ediyordu. Önce avizenin etrafında fır dönüyor, sonra Alper’in ağzını zorluyor, Agâh’ın da burnunu yokluyordu.

“Arkadaş sorunun ne senin ya? Üç günlük ömrün var zaten git başka yerde öl ya!” diyerek tepkisini gösteren Agâh’a Alper jeneriklik bir cevap veriyordu, “Oğlum belki üçüncü günü bugündür ve ölümü de eceliyle değil, birinin elindendir. O biri de sensindir. Takdir-i İlahi değil mi?”

Hazır olduklarında kapıya yönelmişlerdi. Kapının dışından birinin sesi geliyordu.

“Vay be! Bizim anamız ağlıyor burada, herifler 16 bölmeli ceviz kurabiye kalıbı sipariş ediyorlar.”

Kapının açılmasıyla lacivert montlu ve şapkalı bir adam serilmişti evin girişindeki taş desenli halıya. 

“Aa kusura bakmayın ya. Kargo mu getirmiştiniz?” dedi Alper adamın elindeki yapışkanlığı kağıdı alarak ama kağıtta yazanları gördüğünde ne tepki vereceğini bilemedi. “… numaralı kargonuz adresinizde bulunmamanız nedeniyle şubeye götürülecektir.”

“Ağabey biz evdeyiz ya.”

“Değilsiniz değilsiniz.”

“Çocuklar ne oluyor burada?” diyerek müdahil oldu Salim Bey. “Annemin kargosu gelmiş baba.” cevabı gelince kurye ecel terleri dökmeye başlamıştı. 

“Bu ne demek?” diye sordu Gönül Hanım, Alper’in elindeki kağıdı alarak.

“Kargoyu getirmedim efendim.”

“Utanmıyor musunuz kardeşim sahtekarlık yapmaya? Buraya kadar gelmeye üşenmiyorsun, 100 gramlık şeyi teslim etmeye mi üşeniyorsun? Biz boşuna mı ödüyoruz kargo ücretini? Şuraya bak! Tek işi kargo getirmek olan adam onu da yapmadığını söylüyor. Zaten herkes işini yapmadığı için bu haldeyiz!” dedi ve sertçe itti kapıyı kuryenin üstüne Salim Bey. Arkasından şubeye gelmeyeceğini ve eğer teslim edilmezse şikayet edeceğini de eklemişti.

“Baba sen bir artistlik yapıp kapıyı ittin ama biz çıkacaktık.” 

“Aa ben de çıkacaktım. Neyse durun bir 5 dakika, adam gitsin.”

Bir süre bekledikten sonra evden çıktılar ve Salim Bey bir tarafa gitti, kardeşler diğer tarafa. Olcayto yine sokağın başında onları bekliyordu. Epey gergin görünüyordu. Her zamanki gibi fırından kahvaltı yapmak adına simitlerini almışlardı ama bu sefer birer simit alıp okula gidene kadar yemişlerdi. Agâh bıkmıştı artık Emre’yle yemeğini bölüşmekten. Okula geldiklerinde öğrenciler sıraya yeni yeni girmeye başlamıştı. Öğrencilerin sıraya girdiği alanın az gerisinde beşer metrelik mesafelerle dizilmiş banklar yer alıyordu. Agâh banka oturdu ve çözülen bağcıklarını bağlamaya başladı. Olcayto da yanına oturacaktı ki o kısımda bembeyaz tüyleriyle göz dolduran bir kedinin yatmakta olduğunu gördü ve lanet olasıca cümleyi kurdu. Ne yazık ki durduramadık.

“Ulan dünya sana güzel h…”

“Sakın!” diyerek sözünü kesmeye yeltenmek istedi Agâh ama yetişemedi. Bu uyuz mu uyuz cümlede yalnızca ‘he’ ifadesini bölebilmişti.

“Ne oldu ya?”

“Oğlum kurtulun artık şu kalıptan ya. Sen yorulunca uzanıp dinlenmiyor musun? Yeri geldiğinde uyumuyor musun? Neden bu gariban kediler her uzandıklarında gözünüze batıyor da bu lafı kullanıyorsunuz ya?”

Müdür Muhteşem Bey ve onun yardımcısı olmasına rağmen ondan daha çok çalışan Battal Bey merdivenlerde okula giren öğrencileri kontrol etmekteydi. Sınav haftası sebebiyle zaten sinirleri bozuk olan öğrencileri daha fazla nasıl sinirlendirebiliriz diye yapmış oldukları uzun uzadıya süren toplantıların bir sonucuydu bu. Sabahın kör vaktinde okula yeni gelen öğrenciye montunu işaret ederek,

“Kızım ne o üzerindeki?” diye soran Battal Bey’e yanlış hatırlamıyorsam Leyla’nın sınıfından olan Hale, “Mont.” cevabını veriyor, “Ama okulun değil!” çıkışına karşı ise sanki yıllardır bu anı bekliyormuşçasına haykırıyordu Twitter’da okuduğu cevabı Hale, “Evet, bu benim montum.” diye. Öğrencilere sataşmaya yer arayan Battal Bey’e son cevabı da Leyla veriyordu, “Hocam okulun montu yok ki. Olsa da almayız zaten, rezil olmaya niyetimiz yok.”

Sınıflar sıralar halinde okula girerken bizimkiler de merdivenlere ulaşmıştı. Monta bile karışmaya yeltenen idareyi fark eden Alper ‘mezara kadar mı giyeceğiz be?!’ deyip kumaş pantolonu kenara atarak giydiği eşofmanıyla, kapüşonuyla uzun saçlarını gizleyen Olcayto ve elini yüzünde gezdirerek uzayan sakalını saklamaya çalışan Agâh’ın arkasından yürüyordu. Bizim kardeşler neyse de Olcayto’nunki çok belli oluyordu. Hızla Battal Bey’i solunda bırakarak geçmek isteyen Olcayto başını terleten kapüşonunun başında olmadığını anladığında buna şaşıracakken neden yürümeye çalışmasına rağmen olduğu yerde saydığına şaşırıyordu ki Battal Bey’in kapüşonundan çektiğini fark etti.

“Oğlum palyaçoluğa merak sardın da nerede senin kırmızı burnun?” diye sordu ve bunun üstüne, “Aa tamam gerek kalmadı. Yanaklarının kızarıklığı giderdi onu.” diyerek iyice utandırdı çünkü müdür yardımcıları bunun için vardı.

“Ayrıca disiplin cezanı unuttuk sanma. Sınavlardan sonra uzaklaştırma alacaksın.”

“Sınavlardan sonra beni bulamazsınız ki zaten hocam.”

“Uzaklaştırıldığın günler devamsızlıktan sayılacak ve sen de böylelikle sınıfta kalacaksın.” dedi ve ekledi, “Olcayto!”

Dünyası başına yıkılmıştı Olcayto’nun çünkü Battal Bey adını öğrenmişti. Olcay değil Olcayto demişti. Bu kargaşada Agâh ve Alper de geçmeyi başarmıştı. Leyla’yı dünkü vukuattan sonra gören Alper arkasından seslendi ama Leyla duymadı çünkü kulağında devasa bir kulaklık vardı. Elini yakaladığı gibi durdurdu,

“Ne yapıyorsun, ders notu falan mı dinliyorsun?”

“Hayır Alper! Lanet olsun, sınav haftasından dolayı sinemaya gidemiyorum ve filmi izleyemedim. Her yerde spoiler vermek için kendini yırtan yaratıklar var. İstiklal Marşı için ses veren kız spoiler vermiş! Neyse ki okulumuzun mikrofonu ve hoparlörü çalışmıyordu. Bu haftayı atlatmak istiyorum. Sadece bu. Lütfen anla beni.” dedi ve Alper’in omzuna dokunarak sınıfına girdi. 



“Arkadaş ben derdini anlamıyorum ki seni anlayayım.” 

Okul her zamankinden daha hareketliydi. Koridorlarda ciddi bir telaş vardı. Bilgisayar laboratuvarında işini son güne bırakan öğretmenlerin aceleci tavırlarından doğan tartışmalar koridordan işitiliyordu ama kimsenin ilgisini çekmiyordu. Günlerdir ders hariç her şeyle uğraşan öğrenciler sınav haftasına girilmesiyle bir tek kişiden çıkıp tüm sınıflara yayılan ve çoğunun hangi dersle alakalı olduğunu bile bilmediği notlara gömülmüştü. Gömülmeleri ders çalışmalarını ifade etmiyor yalnız. Şuurcan’ın yazısı o kadar kötü ki anlamak için gömülmek şarttı. Sadece kendisi anlayabilsin diye kötü yazıyordu Şuurcan. Öyle ki sınavlarda hocalar bile anlayamıyor, yeri geldiğinde sırf bu yüzden düşük aldığı da oluyordu. Okul uzun zaman sonra ilk defa bu kadar kalabalıktı. Devamsızlıkta rekora koşan çoğu öğrenci sınavlar için okula dönmüştü. Okul buna hazırlıksız yakalanmıştı. Bırakın kantindeki masaları, okul bahçesindeki bankları, öğlen namazına 5 saat olmasına rağmen mescit bile tamamen doluydu. 20 dakika olan ilk teneffüsün ardından ders zilinin çalmasıyla Üç Sınavşör sınıfa girmişti.



Rehberlik dersinin ardından ders Fizik’ti. 3.derste de Fizik sınavı vardı. Kadir Bey kendi yazıp yönettiği filminin galasına gelmiş gibi kendinden emin ve şıktı.

“Günaydın çocuklar.” dedi ve ekledi, “Bildiğiniz üzere bugün sınavımız var. Artık dönemi tamamlıyoruz. İstersem bir tekrar yapalım sınav öncesi.” dedikten sonra biraz düşündü ve, “Yok istemiyorum.” dedi ve masaya oturup telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sınıfı da serbest bıraktı. Kimi son kez notlarına bakıyor, kimi de goygoyun dibine vuruyordu. 

“Başım çatlıyor ya. Sınavdan önce sigara içemezsem kafayı yerim.” diye dört dönen Ferman’ın omzunu Olcayto sıvazlıyordu. Olcayto’yu kardeşlerden ayıran tek nokta sigara içmesiydi. 

“Ben de içmeliyim ama yakalanırsam garanti atılırım okuldan.”

“Oğlum sen bebek yüzlü, kıvırcık saçlı bir oğlansın. Senin gibi bir yumurcak nasıl içer sigara?” diye sorma gereği hissetti Emre. Olcayto da gülerek, “Kanka vallahi mecbur kaldım. Annem de babam da içmez normalde. Bir gün Kadıköy’de kuzenlerle geziyoruz, üst üste 4 kişi çakmak sordu. Ben de makara olsun diye ‘ulan 1 kişi daha sorarsa sigaraya başlıyorum’ dedim, demek ki öyle bir potansiyel görüyorlar ki soruyorlar diye düşünerek ama oturduğumuz yerde in cin top oynuyor, ona güvenerek.”

“Ee sonra?”

“Sonra kayalıkların orada bir kızla bakışmaya başladık ama nasıl bakıyor, sanırsın atlayacak gözlerimden içeri, keşfe çıkacak evreni. Kafamda kuruyorum bir sürü şey. Kuzenler de gazlıyor git konuş diye. Tam kendimi hazırladım, yanına gideceğim. Bir baktım kız geldi ve dedi ki, ‘Ateşin var mı?’ Ben de bunun üstüne dedim ki, ‘Ateşi buluruz, fazla sigaran var mı?'”

“Sonuç?”

“Kızın fazla sigarası yoktu. Ben de karşıdaki marketten hem sigara hem de çakmak almak zorunda kaldım. Kızı tavlarım sandım ama kız ateşi alınca direkt gitti.”

“Demek ki ateş almaya gelmiş kanka.” diyerek karşılıklı gülüşmelere neden olan Emre’yi iterek kendini gösteren Ferman kimsenin merak etmemesine rağmen kendi sigaraya başlayış öyküsünü anlatmaya başladı: “Ben de tesadüfen başladım. Bizim arkadaşlar sigarayı yakmaya çalışıyordu ama bir türlü beceremediler. Ben de ‘hay dedim sizin yapacağınız işe’ aldım sigarayı bir yaktım, patladı gitti.” demesi üzerine elindeki notu bırakıp Olcayto’ya fısıldayan Agâh, “Şu herifle ortak bir yanın var ya, yazıklar olsun sana!” dedi. O sırada kapı çaldı ve içeri Sanatsız Raci girdi. Bir elinde hâlâ bitiremediği Atsız kitabı, diğer elinde monta sarılı yuvarlak bir şey. Olcayto’nun yanına oturdu,

“3 sene önce sana bir şey demiştim!” dedi gergin bir şekilde. “Ne demiştin?”

“Her hafta iki sigara paketine vereceğin parayı kenara atıp biriktirsen motosiklet alırsın demiştim. Sen ne demiştin?”

“Ne demiştim?”

“Sen sigara içmiyorsun, hani motorun demiştin!”

“Demiştim.”

“Aha sana motorum! Yaşasın sigarasızlık!” diyerek montuna sardığı kaskını gösterdi. Hırs yapıp sigara parasıymış gibi kenara para atmış ve motosiklet almıştı. 3 senelik hırsının eseri Olcayto’ya bir dersti. 

Zil çalınca ayağa kalkan Kadir Bey, 

“Allah size merhamet etsin çünkü ben etmeyeceğim.” dedi.

“Hocam bu sözü söyleyen kişi düşmanlarını hedef almıştı. Ne anlamamızı bekliyorsunuz?” 

“Hadi ya? Bu daha önce söylendi mi?” dedi ve hayranlık içinde, “Tam benim kafada adammış.”

“Türkiye Cumhuriyeti senin kadar kötüsünü görmedi be!” diye kendi kendine konuşan Agâh’a, “Bir şey mi dedin?” diye sordu Kadir Bey.

“Türkiye ve Cumhuriyet gazeteleri birleşse diyorum, olmuyor böyle ayrı gayrı.”

Çıkarken görüşeceğiz der gibi bir bakış atmıştı Kadir Bey. Çıkmasıyla sınıfta büyük bir kopya hazırlığı başlamıştı. Ferman, Kadir Bey’in yazdırdığı tüm notları küçük kağıtlara geçirmiş ve sınava böyle hazırlanmıştı. Az değil 21 sayfalık not! Bunları kopya niyetine hazırlamaya üşenmeyip çalışmaya üşenen bir avanaktı işte Ferman. Resmen 1.10 oranı olan maça 2 TL yatırıp 2,20 TL kazanarak helal parayı haram paraya çevirmek gibi. Teneffüs esnasında 4.derste yapılması planlanan matematik sınavının ertelendiği duyurulmuştu. Bu biraz rahatlatmıştı sınıfı. 

Zilin ardından Kadir Bey tekrar sınıftaydı ve elleri doluydu. Ortak yapılan sınava onun denk gelmesi tam bir şanssızlıktı. İlk izlenime göre sınav çift kağıttı. Birbirine zımbalanmış iki kağıttan oluşuyordu. Bu da soruları görmemesine rağmen öğrencileri geriyordu.

En önde olduğu için ilk kağıda sahip olan Uğur Can, “Hocam istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?” diye sordu.

“Uğur beni hayal kırıklığına uğratıyorsun.” cevabını aldı. Sonrasında Kadir Bey,

“Sınavınız başladı. Kolay gelsin.” dedi ve anında Agâh’a döndü, “Bu ne rezalet? Benim sınavımda kopya he!”

“Hocam daha kağıdımı almadım, ne kopyası?”

“Agâh ve Alper inkâr mı edeceksiniz?”

“Neyi?”

“Benzerliği!”

“Hocam yüzlerimiz benziyor, kağıtlarımız değil.”

“Benim sınavımda kopya olamaz. Siz de birbirinizin kopyasısınız!”

“Hocam birbirimize benzememizin fizikle ilgisi ne?”
“Fizik olarak benzemeniz. Agâh çık dışarı!” dedi kapıyı göstererek. Belli ki onun sınava girmesine engel olarak kalmasını sağlayacaktı ama o kadar güzel savunmuştu ki Agâh neredeyse ikna oluyordu.


“Bir şey yapmadım hocam. Daha kağıdım yeni geldi. Siz de gördünüz.”

“Ahah! Şansımı deneyeyim dedim.” dedi ve tekrar kapıyı göstererek, “Karşı sınıfa gidiyorsun. Burada olman güvenli değil.” dedi.

Agâh, Leyla’nın sınıfına girdi ve Kadir Bey tarafından onun yanına oturtuldu. Gözetmen hocaya seslenen Kadir Bey, “Affedersiniz hocam, isminiz neydi?” 

“Vefa, Kadir Bey.”

“Aa demek ki Vefa, İstanbul’da sadece bir semt ismi değilmiş.” gibi zorlama bir espri yaparak telkinlerini verdikten sonra kendi sınıfına döndü. Alper geçeceğine emin olduğu için üstünkörü cevaplamaya çalışıyordu soruları. Olcayto da Uğur Can’ın arkasında oturuyordu ve ondan ne koparıyorsa kârdı.


Sayısal sınava defter notlarından kopya çekerek girip 100 almayı hedefleyen Ferman patlamıştı bile ama asıl patlama karşı sınıftan geliyordu. Bu bir kızın çığlık sesiydi. Leyla’nın sesiydi üstelik. Gelin/kayın yan yana ön sayfayı yardımlaşarak yapmıştı ama arka sayfaya geçtiklerinde ve Leyla ilk soruyu gördüğünde çığlığına engel olamamıştı. Bu bir paragraf sorusuydu ve Leyla’nın delicesine merak ettiği, spoiler yememek için 1 hafta okula gelmediği, gün boyu da kulaklıkla gezdiği filmden spoiler vardı. Sınavdan sonra anlaşılmıştı hadise. Kadir Bey; Alper ve Leyla’yı konuşurken duymuş, Alper’i Agâh sanmış ve onu mutsuz etmek için yeğeninden aldığı bilgiyle Tony Stark’ın vefat ettiğini sınav sorusuna eklemiş. Saçma gelebilir ama Kadir Bey ile her şey mümkün. Bu arada dünyanın en iyi koruyucusu Tony Stark’ı özlemle anıyoruz!



Leyla sınavdan çıktıktan sonra ahmak arkadaşlarından aldığı kısa mesajlar ve 23 Nisan panosunda birden beliren sızdırılmış sahne görseli ile filmin tüm önemli ayrıntılarını öğrenmişti. Filmler, diziler, kitaplar insanların keyif almak ya da kültürel birikim toplamak adına sığındıkları limanlarıdır. Bu keyifleri bozmak için mücadele eden insanlar da ailesinden sevgi görmemiş, hayatta hiçbir amaç edinememiş insanlardır.

Günün kazananı planlananın aksine Agâh, kaybedenleri ise aşık çift Alper ile Leyla idi. Zaten huysuzluğu şu aralar üstünde olan Leyla iyice tribe girmişti. Zor senin de işin be Alper. Okul çıkışı koşa koşa Leyla’yı sinemaya götürmüş olsa da henüz öğrenmediği şeyleri de önceki seanstan çıkıp durum değerlendirmesi yapanlardan öğrenmesine engel olamamıştı. 

Agâh Salimoğlu ise kardeşinin aksine neşeliydi. Anılarını anlatırken Olcayto’nun sigara paketini çalıp un ufak ederek çöpe atmış, sınav kağıdına geçer not alacak kadar yazmış ve ömründen bir günü daha tamamlamıştı. Üstüne bir de mesaj almıştı. O, bu mesajın neşesini bir üst boyuta taşıdığına inanıyordu ama neşenin bundan haberi yoktu.

“Agâh sana çok ihtiyacım var. – Açelya

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.