Çilekeş Kardeşler #12 | Aslan Başkan

Güneşin herkese tepeden baktığı bir gündü. Gecenin sessizliği, tüm gizlediklerinin ortaya çıkmasıyla kaybolmuştu. Delisin filminde güzeller güzeli Necla Nazır’ın hayallerini süsleyen o kuş cıvıltıları birden pelesenk olmuştu tüm uyuyanların kulağına. Alper bu seslerle açmıştı gözünü güne. Hemen karşısında kardeşi Agâh yatmaktaydı. Odalarını dışarıya kapatan kapıyı mermi gibi delerek içeri giren tok ses karşısında onun da şansı kalmamış ve o kardeşinin aksine biraz daha ürkütücü bir şekilde uyanmıştı. Salim Bey’in sesiydi bu. Hem çoğu baba gibi erkenden gidip oyumuzu kullanalım telaşının hem de belinde halen keyfi gelmediği için patlamayan yaranın şiddetinin dışavurumuydu sesinin yüksekliği.

Saat yeni altı olmuştu ama artık bu duruma alışan aile ne acelesi var diye sorgulamıyordu. Sonuçta bir acelesi olmasa her sene mutlaka bir seçim olmazdı. Kardeşler odalarından çıktığında Salim Bey sessiz çığlıklar atarak gömleğini sırtına geçirmeye çalışıyordu. Tıpkı içinden kahkaha atan Acun gibiydi. Lavaboda işlerini halletmelerinin ardından mutfakta bir araya gelmişti Salimoğlu Ailesi. Beyaz mutfak masalarının etrafında toplanmış, Gönül Hanım’ın eşsiz sunumunu bekliyorlardı. İncecik kalıbıyla geniş çemberin üzerinde tir tir titremekteydi cezve, içerisinde bulunan yumurta ile. Agâh kendisine ekmek arası bir şeyler hazırlarken Alper de dilimli ekmeklere sarelle sürüyordu. Yumurta da haftaiçi evinde kahvaltı yapamayan biricik eşine Gönül Hanım’dan protein hediyesiydi.

“Kimliklerinizi aldığınızdan emin olun ve oy pusulanızı mührü bastığınız kısım dışarıda kalacak şekilde katlayın.” diyerek son uyarılarını yapıyordu Salim Bey.

Çayından bir yudum aldıktan sonra tek kaşına adeta halay çektiriyormuş gibi oynatarak, “İl, meclis üyeliği ve muhtarlık seçimlerinde hürsünüz ama ilçede sakın ha Nuri hergelesine oy vereyim demeyin!” dedi Alper’i hedef alarak. Salim Bey ve Nuri arasındaki gerilimi bilmiyordu kardeşler. Sorsalar da tatmin edici bir yanıt alamamışlardı.

Böylesine klişe bir düşmanlığa karşı Nuri’nin neden halen Salim Bey’e gelip oğlunu kızımdan uzak tut dememesi açıklaması zor bir şeydi. Kahvaltının ardından Gönül Hanım ve Salim Bey bayram şıklığında, Alper ne bulduysa, Agâh ise dün akşamdan hazırladığı ‘oy kullanmaya giden ünlü kombini’ ile evden ayrıldı.

Oy verecekleri okul Alper ve Agâh’ın okuluydu. Saat tam yedi olmuştu ki kapının önünde hazırdılar. İlk onlar girmişti içeri ve sandıklarına fırlatıvermişlerdi oylarını. Önce Gönül Hanım, ardından Salim Bey ve sonra da aynı anda karşılıklı kabinlere giren Agâh ile Alper geçmişti pusulaların başına.

“Telefonunuzu alabilir miyim?” diye soran yetkiliye hiçbir şey diyemeyip telefonunu veren Alper’e karşı aynı soruyu, “Evde bıraktım.” diyerek yanıtlayan Agâh kabinde pusulayla özçekim dahil her türlü anı ölümsüzleştirmişti. Fakat ilk oyunu kullanırken bir fotoğrafı olsun istiyordu kardeşler ama kendini sanki çok büyük bir iş yapıyormuş gibi yetkiye donatılmış hisseden sandık başkanı, ‘yalnızca haber değeri olanlar çekinebilir’ diyerek kursağına dizmişti isteklerini.

Onlar çıktıklarında diğer insanlar da oy kullanmak için sınıflara doğru ilerliyordu. Dışarıda desteklediği aday ya da parti için dua edenler, sonun da sonuna gelinmiş olmasına rağmen halen parti kavgası edenler ve yandaşları aracılığıyla diğerlerinin oy pusulalarını azaltan muhtar adayıyla kozlarını sandık ya da hukuk yerine okul bahçesinde paylaşanlar… tüm seçmenler emindi akşam yine birbirini öldüren muhtar adaylarının haberlerini izleyeceğinden. Yetkililer de haberdardı muhtarlık seçimlerinin adaletsizliğinden ama yıllardır bir şey yapmıyordu, belki de uğraşmak istemediğinden.

Sokağın başında lokma dağıtan Ofsayt Nuri’ye hemen çaprazında lokum dağıtan Mithat Bey eşlik ediyordu. Oy atmaktan mı çıkıldı, cumadan mı belli değildi. O esnada oy kullanmaya gelemeyen vatandaşlara evlere sandık hizmeti de gerçekleşiyordu, hiçbir güvenlik önlemi ya da denetlemesi olmadan. Sandık aynı şekilde gelecek mi, içindekilere bir hal gelecek mi Allah bilir.

Bir şekilde geçmişti saatler. Yayın yasağı devam ederken yasağı delmemek için bilgilerini çaktırmamaya çalışan ve aralarında anlamsızca gülüşen habercilerin bu hareketleri tıpkı, sinema filmine girmeden lavaboya gittiğinde bir önceki seanstan çıkan hayvanların bağıra bağıra filmi konuşması gibiydi. Neyse ki saati geldi de rahatça dökebildiler içlerindekileri. Durumun şekillenmesinin ardından Malamat’ın kaderini öğrenmek için Salim Bey ve oğulları oy kullandıkları okula gitmişti.

Bir tane sandık kalmıştı ve sandığın başındaydı herkes. Başa baş giden oylama sonlara doğru birinin lehine ilerlemeye başlamıştı. Mithat Erdoğdu ceketinin sol cebinden çıkardığı mendille alnının terini silmeye çalışırken üst üste adı çıkan Nuri’nin gözleri içinde oynuyordu. Mithat Bey’in mahallesinin hatta sokağının sandığıydı bu sandık ve iş bu sandığa kalınca kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu ama sonuç Nuri lehineydi.

“Sayım sona ermiştir. 100.000 kayıtlı seçmenden 95.000 geçerli oy sayılmıştır. Diğer verilerle birleştirildiğinde resmi olmayan sonuçlara göre oyların 54.965’ini alan Nuri Yılmaz Malamat Belediye Başkanı seçilmiştir. Hayırlı olsun.”

“Yahu bize her seçimde resmi olmayan sonuçlar iteleniyor. Biz bu resmi sonuçları nereden öğreneceğiz?” diye sordu oy vermek için yaşı tutmayan Olcayto, Salim Bey’in omzundan başını uzatarak.

“Olmaz! Hile var. Kesinlikle hile var. Ne olduğunu bilmiyorum ama kesinlikle bir şeyler oldu.” diyerek araya girdi Mithat Bey’in yakın arkadaşı Süleyman Bey.

“İtiraz edin Mithat Bey. Bu sandıktan bu sonucun çıkması imkansız.”

“İnsanlar böyle takdir etmiş Salim Bey kardeşim. Kabul etmek lazım.” dedi mütevazı bir ses tonuyla Mithat Bey. Üzgün olduğu belli oluyordu ama alışılmadık şekilde yorgun ve yılgındı.

“Bir fikrim var. İki aday da telefonunu çıkarsın, hangisi daha önce Twitter’ına başkan olduğunu yazarsa o kazansın.” diyerek bir esprri girişiminde bulunan Olcayto, babası Avni Bey’in sert bakışına maruz kalınca sessizliğe gömüldü ve seçim defteri de böylelikle kapanmış oldu. İtiraz etmeye hazırlanan dostlarını, “Malamat halkına en büyük hizmet, onları tekrar sandığa gitmek zorunda bırakmamak olur.” diyerek durdurmuştu ve Malamat’ta Ofsayt Nuri dönemi başlamıştı.

Kargaşa son bulmuş ve belirsizlik sona ermişti. Hayat sonunda normale dönmüştü. Sınav haftasından önceki son günlerdi. Sınıfta tatsızlık hakimdi.

“Leyla’yı göremedim, hasta falan mı?” diye sordu Olcayto.

“Yok ya Arap dublaj şirketi filmi mi sızdırmış ne, spoiler yememek için gelmeyecek bu hafta.”

“Of nereden buldun sen hem Marvel fanı hem de babası Nuri olanı acaba?”

Agâh, Kadir Hoca ile beraber sınıfa gelmişti. Kadir Hoca o katta nöbetçiydi. Yine burnundan soluyordu. Agâh ona artık okul takımında olduğunu haber vermişti ama bu pek işe yaramışa benzemiyordu. Zira Kadir Bey buna daha çok öfkelenmiş olacaktı ki Agâh’a, “Ne yapıp edip seni bu dersten bırakacağım. Seni tam 18 yerinden bırakacağım.” dedi ve gitti. Agâh arkasından cevapsız bir ‘neden’ çığlığıyla kalakalmıştı.

Öğretmenler zilinin çalmasının ardından herkes yerine geçmişti. Bir boş vermişlik hakimdi. Hocanın son derece karizmatik girişiyle ayağa kalkan sınıfın yüzünü bir ekşime almıştı. Ders Tarih’ti. Murat Bey bir elinde kese kağıdıyla geliyordu. O kese kağıdı ve içinde bulundurduğu leblebiler hiçbir zaman eksik olmazdı yanından. Öğrenciler de uyuz olurdu buna çünkü dersi sakin geçerdi. Kimi zaman çok sessiz ve uyumaya müsait. İşte tam o anda en güzel duyguların katili olan o leblebinin sesi bölerdi yüreği temiz öğrencilerin güzelim hayallerini. Tek tek ağzına attığı leblebiler eşliğinde sınıfı bir süzdükten sonra ‘oturun beyler bayanlar.’ dedi. Hem kibar hem samimi hem de değişik bir insandı. Sınav öncesi tekrar yapma niyetiyle başlamıştı ders. Adı üstünde tekrardı bu. Önceden anlatılmış olanlar hızlıca gözden geçirilecekti. Detaylara girilmeyecekti ama sınıf detaylara girildiği zamanları da kaçırdığı için tekrardan bir şey anlamıyordu haliyle.

“Çok mu hızlı gidiyorum?” diye sordu bir elinde leblebisi diğer elinde itinayla dizili notlarıyla Murat Bey.

“Biz zaten gelmiyoruz hocam. Siz su gibi gidin gelin.” dedi Olcayto sadece arkadaşlarının duyabileceği bir ses tonuyla. Evet var böyle bir ton. Sınıfın tamamı duyar ama öğretmen asla duymaz.

“Pekala… cevabı belli basit sorulara geçelim o halde.” dedi ve Olcayto’yu seçerek, “Söyle bakalım hacı, Kanuni’den sonra tahta Sarı Selim değil de Şehzade Mustafa çıksaydı ne olurdu?”

“Dizi 2 sezon daha uzardı hocam.” demesiyle üzerine ölü toprağı atılmış olan sınıf kendinden geçmişçesine gülmeye başladı. Murat Bey de gülüyordu tabii. Zaten Olcayto onun güleceğini bilmese cesaret edemezdi. Alper’e dönerek,

“Sen cevapla hacı. Şehzade Mustafa tahta çıksa ne olurdu?” dedi. Alper Olcayto’nun ortamı ısıtmasından yüz bularak, “Tahta çıkmış olurdu.” dedi ama demesiyle yüzleştiği sert mizaç pişman olmasına neden oldu.

“Dalga mı geçiyoruz burada?”

Herkesle arası iyiydi de Murat Hoca’nın, bir Alper ile kötüydü. Nasıl ki Agâh’ın belası Kadir Hoca ise Alper’in belası da buydu. Sebebi de geçtiğimiz hafta okul çıkışı sınıfta Leyla ile sohbet halindeyken ve aralarında kamyon geçecek kadar mesafe varken yakalamasıydı. Düşük sınavlar ve yapılmayan ödevlerin üstüne bu hoş olmamıştı. Zil çaldığında yoklama yapmadığını hatırlayan Murat Hoca sınıfı sakinleştirerek hızlıca yoklama yapmış, Alper Salimoğlu dediğinde aldığı ‘burada’ cevabına karşı, “Seni tanıyorum.” demişti.

“Bu Murat Hoca beni bırakamaz değil mi ya, okul takımındayım sonuçta?”

“Bırakmasa da süründürür.” diyerek sınav programını süzdü Agâh. Hiçbir şeye çalışmamıştı henüz. Sınav sonuçlarının kötü gelme olasılığını düşündükçe kanı çekiliyor gibi hissediyordu. Hele Olcayto… kırıklarla dolu bir karne sopa yemesine bile sebep olabilirdi çünkü düzelteceğim dediği hiçbir şeyi düzeltemeyişinin yeni bir yıldönümünü kutlayacaktı.

“Aman beyler, akacak kan damarda durmaz.” diyerek en fazla iki sopa yeriz demeye çalıştı Alper. Agâh gülerek, “Sınav haftasına mı giriyoruz Kızılay Haftası’na mı belli değil.” 

Teneffüsün ardından Beden Eğitimi dersi için bahçeye çıkmışlardı. Hava gayet güzeldi. Beden Eğitimi dersinde Ender Hoca gelene kadar yerine Alper bakıyordu. Kim eşofman giymiş, kim giymemiş onları artı eksi koyarak not alıyordu. Herkesi kontrol ettikten sonra kardeşi Agâh ile gardaşı Olcayto’ya eşofman getirmedikleri için artı vermişti. Ender Bey kendinden hafif önde gelen göbeği ve bu sayede kazandığı yükseklik sayesinde görüş alanında sallanan düdüğü ile sıraya girmiş olan öğrencilerine yaklaştı. Kalın ve yüksek sesiyle, “Tünaydın!” dedikten hemen sonra yoklamayı da Alper’e aldırdıktan sonra öğrencileri serbest bıraktı. Alper, Raci, Ferman ve birkaç kişi daha futbol oynamak için bahçenin diğer tarafına doğru koşarken Olcayto da Simge, Cansu ve Merve ile bahçenin ortasındaki filenin etrafında birleşerek voleybol oynamaya başladı. Evet… hepimizin bildiği ve hemen hemen her yerde görür görmez tanıdığı futbol maçında adam eksik olmasına rağmen kızlarla voleybol oynayan o koca yürekli, gönlü temiz insan Olcayto idi.

Kim kaldı geriye? Bizim isyankar Agâh Efendi. Hayatı ve tanıdıklarını okuduğu roman karakterleriyle kodlayan bir edebiyatçı adayı. Bu dersi kendi gibi olan birinin yanında sohbet ederek geçiriyordu: Ender Bey’in. Ender Bey çok özeldi kardeşler için. Birinin futbol kariyeri anlamında kendini hazırlayan hocası, diğerininse dostu, akıl hocası, danışmanı. Ender Bey okulun ilk açıldığı zamanlar müdür yardımcılığı yapmaktaydı. Daha sonrasında bu vazifeyi bırakmış ve branşına geri dönmüştü. Pek çok öğrenci onun her gün okula jilet gibi takım elbiselerle gelmesinin son bulup eşofmanlarla gelmesine uzun süre alışamamıştı. Kendisi bir yazardı aynı zamanda. Daha doğrusu bu camiada tutunmak isteyen gönlü güzel insanlardan biriydi. Dersin serbest olacağı haftalar okul bahçesinde bir banka otururlar ve beraber hayaller kurarlar, birbirlerine yazdıklarını okurlardı. Güzel bir ilişkileri vardı. En önemli ortak noktaları ise, ikisi de birbirleri için iyi yerlere gelemediklerinden dolayı üzülüyordu.

Ender Bey’in kısa ama dolu dolu yazdığını söylediği 40 sayfalık bilim kurgu hikâyesini okumaya başlamıştı Agâh. Tam kendini ışınların, robotların, efektlerin içinde bulmuştu ki bir alkış sesiyle koptu o dünyadan ve döndü kendi dünyasında. Okula siyah arabasıyla Mithat Erdoğdu giriş yapmıştı. Arabadan indi ve öğrencileri selamladı. Yanındaki de dostu Süleyman’dan başkası değildi.

“Ey güzel Malamat’ın güzel öğrencileri! Yeni başkanınızla kucaklaşın, Mithat Erdoğdu sizleri selamlıyor!” dedi dolmuş gözyaşlarıyla.

“Mithat Bey nasıl oldu bu? Nuri Bey diye duyduk biz.” diye sordu büyük bir merak içinde Ender Hoca.

“İyi oldu Ender Bey. Artık hep birlikte huzuru kucaklayabiliriz çünkü Amerika’nın oyunları…”

“Mithat ağabey.” diyerek yineledi hocasının sorusunu Agâh.

“Olcayto’nun tavsiyesini dinledim ve Sosyal medyada biyografime ‘Malamat Belediye Başkanı’ yazdım. Yarım saat sonra YSK mazbatamı almam üzere beni davet etti.” demesiyle Olcayto ter içinde bıraktı kendini yere ve iki eliyle göğsünü döve döve gülmeye başladı. “Hayırlı olsun başkanım. Bizden arzunuz nedir?” diye sordu Ender Hoca.

“İlçe sahipsiz kaldı. Amerikan Konsolosluğu resmen işgal edecekmiş gibi taciz ediyor. Derhal ilçemizin girişine hoş geldiniz pankartı asmam lazım. Sırf bu yüzden gelen ‘bu ne kaba belediye!’ deyip geri dönüyor vallahi.” dedi ve ekledi, “Bana çocuk lazım. Hızlıca bir fotoğraf çekinip bastıralım sonra da astıralım.”

“Efendim arkanıza halktan kimseleri mi koysak acaba?”

“Olmaz Süleyman. Belediye Başkanı kısmısının yanından çocuk eksik olmaz, bilmez misin? Hem böylelikle Amerikan serserilerine ‘biz gidiyoruz ama onlar geliyor’ mesajını da vermiş oluruz.”

“Mithat ağabey doğruyu söyle, sırf şu konsolosluğu uyuz etmek için başkan oldun değil mi?”

“Evet.” dedi gülerek. Sonra Süleyman’a dönerek, “Sen beni liseye getirdin ama bunlar büyük. Anaokuluna mı gitseydik?” dedikten sonra bir Agâh’a bir de Alper’e baktı. “Siz birbirinize ne kadar benziyormuşsunuz ya?” diyerek bütün sırrı bozdu adeta. “Bu ikiliyi alalım güzel bir pr olur.” dedi ve iki elini hızlıca açarak, “Yaz!” diye bağırdı ve ekledi,

“Eşimiz benzerimiz boldur bizim. Bir gider, bin geliriz. Durduramazsın azizim.”

“Aslan başkan!”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.