Çilekeş Kardeşler #11 |İlişkide Güveç

Kısa aralıklarla ağzına götürdüğü çubuk kraker bir yerden sonra sigara işlevi görmeye başlamış ve Agâh’ı iyiden iyiye moda sokmuştu. Uzun zamandır yazmakta olduğu romanının en can alıcı sahnelerinden birini ağzından çekip üflediği çubuk krakerin eşliğinde yazıyordu. Sahne gerçekten de can alıcıydı. Romanın önemli kahramanlarından biri arabasında patlayan bomba sonrasında Hakk’ın rahmetine kavuşuyor, bununla beraber geride kalanlara da yoğun bir acı yaşatmak gerekiyordu. O ana kadar kendisini gözlemlediğini fark etmediği Alper’in sıktığı ama tutamadığı kahkahasıyla zorla girmiş olduğu acı halinden çıktı.

“Oğlum sen bunları hangi kafayla yazıyorsun ya? Bir gün bir yeri tarıyorlar, diğer gün araba patlatıyorlar.”

“Hay senin dilini sıcak kahve çarpsın. Ne diye bölüyorsun? Çalışmaya çalışıyoruz şurada. İşin yok mu senin?”

“ÜGS’ye çalışıyordum da yoruldum.”

“Üniversiteli Galatasaraylılar mı?” diyecek kadar habersiz kalmıştı Agâh mevzudan.

“Üniversiteye Giriş Sınavı.”

“Adı o mu oldu?”

“Yok başka bir şey oldu da ben nasıl olsa biz girene kadar yine değişir diye adını böyle anmaya alıştırdım kendimi. En garantisi bu nasıl olsa.”

Agâh, Alper’in elindeki kitabı alıp incelemeye başladı. O sırada odaya Gönül Hanım girmişti. Oğlanlar annelerinin odaya girdiğini fark etmemişti bile. Kitapta bir şeylere bakıyor ve karşılıklı olarak müşevre ediyorlardı. Çaktırmadan odadan çıkan Gönül Hanım mutfakta çocuklarına tepeleme doldurulmuş birer meyve tabağı hazırlayıp odaya geri döndü. Tabakları önlerine koyduğunda fark edilmişti.

“Annelerinin kuzu buççuları ders mi çalışırmış!” diyerek iki oğlunu da saçlarından kavradığı gibi ileri geri sallayan Gönül Hanım kitabın içeriğini gördüğünde durmuştu. “Oğlum bu ne?”

“Üniversiteye giriş sınav sistemi anne.”

“Ben de ders çalışıyorsunuz sanmıştım. Hararetli hararetli bunu mu tartışıyordunuz?”

“Evet anne. Önce sisteme çalışmak lazım. Sistemi öğrenelim de son 2 ay sınava çalışırız. Anca.”

“Oğlum siz üniversite sınavına çalışın. Sınav hep aynı nasıl olsa. Sadece ne şartlarda gireceğiniz değişiyor.” dediğinde Agâh omuz silkerek, “Ben üniversite sınavına değil, üniversiteye hazırlanmak istiyorum.” dedi.

O sırada eve elinde poşetlerle giren Salim Bey’in başına üşüşmüştü ailenin geri kalan üyeleri çünkü bu geçtiğimiz birkaç günü Salim Bey’in sırtında çıkan yara bezesi ile geçirmişlerdi. Salim Bey devamlı olarak acı çekiyor, sağlıklı bir şekilde hareket edemiyordu ve bugün ailenin ısrarı neticesinde Burhan Bey ile beraber doktora gitmişti. Telefonda konuşmaktan hoşlanmayan ve 1000 dakikalık paketinin yalnızca 30 dakikasını kullanan Salim Bey’den gelişmeleri telefonla öğrenmek pek mümkün olmadığından eve gelmesini beklemişlerdi.

“Salim ne oldu, ne dedi doktor?”

“Neyin varmış baba?” ile “Baba neyin varmış?” cümleleri birer kardeş gibi el ele uçuverdi Salim Bey’in kulaklarından içeri.

“Zamana bırakın, o kendiliğinden patlar dedi doktor.”

“Bu nasıl tedavi yöntemi ya? Yani doktor bize yaranın iradesi var ve kendisini infilak etmesini beklemeliyiz mi demeye çalışıyor?” diye soran Gönül Hanım’a başını sallamakla yetindi Salim Bey ve yorgun bir şekilde odasına gitti. Salim Bey akşam yemeği hazırlanana kadar yatağında dinlenirken Alper de Ofsayt Nuri’nin seçim telaşını bahane bilen Leyla ile buluşacak, beraber bir akşam yemeği yiyecekti. Agâh odada saatlerce yalnız kalabileceğini öğrenince mutluluktan deliye dönmüştü. Öyle ki bu mutluluğun hazzını yaşayayım derken saatleri yatağında hiçbir şey yapamadan uyuyarak geçirmişti.

Günlerden cumartesi idi. Yani seçim arifesiydi. Ofsayt Nuri ve Mithat Erdoğdu son hamle olarak evleri geziyordu. Seçim yasağı başlamasına rağmen bunu pek umursamıyorlardı zira Malamat’ta kuralları halk ve halkın seçtiği kişiler belirliyordu.

Okulun karşısındaki parkta buluşan Alper ve Leyla neredeyse ilk defa doğru dürüst buluşabilmiş ve hatta ilk defa el ele tutuşabilmişti. Alper güzeller güzeli sevgilisiyle şarkılar söyleyerek sokaklarda gezerken Agâh romanını yazma ümidiyle başladığı bir akşamı, baharın gelme sevinciyle dinlediği Ferdi Tayfur’dan Çiçekler Açsın şarkısı eşliğinde Açelya’nın düşünü kurarak uykuya dalmıştı. Ne cümle kurdum ama! Vallahi Ahmet Hamdi Tanpınar olacak adamım.(!)

Leyla ile epeydir görüşememenin verdiği bir özlem ile oturdukları bir bankta kalakalmışlardı. Birbirleriyle delicesine bakışıyor ve başka bir şey yapmak istemiyor gibiydiler ama tabii bu da bir yere kadardı. O kadar dürttüm Alper’i. Konuşsun, ses çıkarsın ve birazdan çıkacak olan sesi absorbe etsin ama hiç! Engel olamadım karnından çıkan Mozart’ın 40.senfonisine. “Baaam!” diye çıkan o ses bozmuştu tüm romantizmi.

“Acıktın mı?” diye sordu Leyla biraz ürkmüş şekilde.

“Hayır.” diye cevap verdi Alper biraz havalı görünmeliydi ama ses devam ediyordu.

“Diğer adam pek seninle aynı fikirde değil galiba.”

“Diğer adam?”

“Ne bileyim içinden Hulk çıkacak sandım, ne oluyor?” dedi gülerek. Sonrasında da yemek yemek için kalktılar. Alper bu buluşma için ailenin bütün fertlerini sömürmüş olabilirdi. Onu etkilemek istiyordu. Malamat’ın en pahalı dönercisine götürecekti onu ve bol bol et yiyeceklerdi. Aklınıza Nusretvari mekanlar gelmesin. Malamat’tayız Etiler’de değil.

“Ne yiyoruz?” diye sorma gereği duydu yürürken Leyla. “Kendini hiç yabancı hissetme Leylacığım. İste bir kuzuya düşeriz seninle.” dedi havasını basarken bir eliyle de cebini yoklayarak. Devamlı elini cebine götürüp paraların orada durup durmadığını kontrol ediyordu.

“Kuzu mu?” dediği an elini Alper’in kolundan çekmiş ve sokak lambasının hemen köşesinde durmuştu. Leyla’ya bakarken gözünü alan ışığa elini uzatan Alper, “Tamam ya madem çok ısrar ediyorsun döner yeriz sadece.”

“Ben vejeteryanım Alper!” dedi iki elini onlardan vazgeçercesine sallayarak.

“Leylacığım şimdi bir dakika. O bir kere vejetaryendir. Ne olduğunu iyi öğren. Agâh’ın romanında geçiyordu, oradan biliyorum. Üst…” dedi ve ekledi, “Ne? Leyla bana hayvanları sevdiğinden bahsetmemiştin.”

“Veteriner demedim budala. Et sevmiyorum demek istedim.”

“O, o demekse Agâh bunu neden yazdı kitabına ya? Midesinde bir danayla yaşıyor o.” diye söylenirken yine kaskatı kesilerek, “Ne?!” diye gösterdi tepkisini. Biraz düşündükten sonra, “Tavuk döner yeriz.” dedi cebindeki kağıt paraların yarısını seçerek. İçten içe de seviniyordu hatta. Para cepte kalacaktı en nihayetinde.

“Tavuk da sevmiyorum.” diye bir darbe daha geldi Leyla’dan.

“Balıkçı Azmi’ye gideriz. Birer balık ekmek gömeriz. Hem de uskumru! Böyle bol salatalı, limonlu. Yanında da turşu… Allah be!” dediğinde boş gözlerle karşılaşınca ekledi, “İkişer gömeriz Leylacığım.” dese de gözler aynıydı. “Ahtapot mu yiyelim? Ne istiyorsun, anlamadım ki!”

“Balık hiç sevmiyorum.”

“Ne seviyorsun ya?”

“Başka yemek mi yok sanki ya?”

Alper ne diyeceğini bilemedi. Resmen bir ömür, ‘Bey ben akşamüstü yemeklik bir şeyler alacağım.’ muhabbetinde ne kasaba ne de Et Balık Kurumu’na uğramayacak bir kızı seviyordu resmen. Kendini Leyla’ya bıraktı ve bir manavın önünde durdular. İçine girdiklerinde buranın bir restoran olduğunu yeni anlayabilmişti Alper. Yani manav falan değil baya restorandı. Ortalama bir yere benziyordu. Yani çok para harcamayacaktı belli ki. Çaktırmadan telefonundan vejetaryenlerin yediği yemeklere bir göz gezdirdi ve en tepedekini seçti. Maksat menüye bakmadan sipariş vermek ve ‘bizde her şey var Leylacığım’ mesajını vermekti. Garson masaya yaklaştı ve ne istersiniz diye sordu. Leyla menüden bir şey söyleyecekken Alper hemen atladı.

“Ben Brüksel Lahanası istiyorum.” dedi. Son derece kendinden emindi. Omuzları dik, kaşları gevşek, bakışları keskindi. Ufak bir sessizlik oluştuğunu fark edince fotoğraf çekiliyormuşçasına attığı pozdan kurtularak önce Leyla’ya ardından garsona ve en son da diğer masadaki insanlara baktı. Aslında bu bir bakma değil, bakışmaydı. “Ne yemek söyledim be!” diye gururlanıyor, insanların ‘vay be çocuğa bak, neler yiyor!’ dediğini düşünüyor, düşündükçe de Leyla’ya hava basıyordu. Ta ki garsonun cevabına kadar.

“İlk defa mı yiyecektiniz, mevsimi değil efendim.” demesin mi? Meğer milletin bakışı ‘helal olsun’ değil, ‘yazıklar olsun’ bakışıymış. Malum böyle özel yerlerde böyle gaflara yer yoktur. Alper utancından yerin dibine girmek yerine şaka yaptığını belirterek geçiştirmeye çalıştı ve Leyla’ya bıraktı. Tabii gelen yemekler sonrasında mücveri köfte sanışını ve zeytinyağlı barbunya için garsonu terslemeye çalışıp ‘bu yemek neden soğuk?’ diye soruşunu anlatmayacağım. Ortaya garnitür olarak söyledikleri bu yemeklerin yanı sıra ana yemek olarak vejetaryen güveç yemekteydiler. Leyla’nın çatalını daldırdıkça daldırıp yediği ve yerken de büyük bir haz aldığı anlar Alper’in anlamsız bakışlarıyla doluydu. Düşünmeden edemiyordu. Ne vardı bu kadar haz alacak? İki dilim domates, omuz omuza vermiş kabak-patlıcan, hemen aşağılarında zemin sahibi taze fasulye, ince kıyılmış soğan, çok az sarımsak, patatesin kenarından akan zeytinyağı ve al sana güveç! Nerede kardeşim bu güvecin kuşbaşı eti, salçası, biberi, kekiği, kimyonu! Alper’in köfte niyetine üzerine ketçap sıkarak yediği mücver dışında hiçbir şeye dokunmadığını ve yüzünün de ekşi bir halde olduğunu fark eden Leyla tam sormaya hazırlanacakken Alper lafı ağzından aldı,

“Leyla sen ne zamandan beri bunları yiyorsun?”

“Hep vejetaryendim ben.”

“Peki nasıl büyüdün bu kadar ya?” dedi guruldayan karnına elini bastırarak. Doymamıştı çünkü.

“Beğenmedin mi?”

“Beğenmeli miyim?” dedi ve çatalı kabağa takarak devam etti, “Allah seni inandırsın kebapçılarda etler pişerken önden servis edilen mezeyle pide daha doyurucu.” demesi üzerine yüzünü bir acıma almıştı. Leyla bunun nedenini sorduğunda, “Biz senle şimdi hiç yeni açılış yapan bir dönercinin kampanyasından yararlanamayacak mıyız? Ya da Ramazan’da iftar menüsü konseptiyle uyguna gelen bol tereyağlı iskenderi görmezden mi geleceğiz? Hani İskender tabağını önden getirip koyarlar ve yağı da gözünün önünde cos diye boşaltırlar ya? Seninle bu zevki tadamayacak mıyım yani ben? Benden her şeyi iste Leyla ama bunu sakın… sakın isteme. Niye biliyor musun? Çünkü aç kalırım. Aç kalınca da çok asabi olurum.”

“Amma abarttın Alper. Yesene önündekini. Onu bulamayanlar da var.”

“Yahu var. Var ama buraya harcayacağımız parayla bir danayı devirirdik.”

Öyle dese de hesap çok uygun gelmişti. Bu da onun geceden tatmin olması için yeterliydi. İç sesi olarak fısıldadığım, ‘bir ömür ne yiyeceksiniz?’ sorusunu şimdilik kulağının arkasına süpürmüştü bile ama bu kulağının acımasını gerektirmez ki. Peki neden acıyor bu çocuğun kulağı?

“Ne oluyor burada?” diye bağırıyordu çektikçe uzayan Alper’in kulağına Ofsayt Nuri. Oturmaya devam ettiği takdirde kulağının daha çok acıyacağını düşünen Alper ayağa kalkmıştı.

“Leyla sana hesap ödetmedi değil mi bu serseri?”

“Ya Nuri amca haddim mi benim koskoca Malamat Belediye Başkanı Nuri… Bey’in kızına hesap ödetmek?” Soyadını unuttuğu anı unutursak çalışacak bir taktikti. Üstüne biraz daha da yalayınca kulağı özgürlüğüne kavuşmuştu ama “Öyle mi Alper?” sorusu karşısında ne yapacağını da bilemedi tabii.

“Mithat ağabey bir dur zaten ortalık karışık.”

Belli ki Mithat Bey ile Ofsayt Nuri Malamat’ı kapı kapı dolaşırken bu restoran bozması manavda kesişmişlerdi. Alper küçük laf oyunlarıyla Nuri’nin kıskacından kurtulmuştu. Ona halkın önünde seçimden bir gün önce tartışmalara girmemesi gerektiğini aşılamıştı ama mesele artık Nuri ve Alper değil, Nuri ve Mithat meselesiydi. Çünkü aralarında seçim vardı. Orayı siyaset arenasına çevirmeleri çok uzun sürmemişti. Yeşil alan özlemi çeken ve yeşillik içeren yiyecekleri seven insanları gören Nuri, “Her mahalleye futbol sahası kurarak yeşil alanları arttıracağız.” vaadinde bulundu. Mithat Bey ise dışarıda biriken gençleri hedef alarak, “Gençleri önemsiyoruz ve onlara istirham fırsatı sunuyoruz. Her genç ilgi alanına göre belirlediği mesleği işverenden istirham edebilir.”

“İstihdam olmasın Mithat Bey?”

“Aman olmasın Leyla. Kim doyuracak bu kadar açı? Gitsinler kendileri paşa paşa istirham etsinler.” diye kısık sesle laf anlatırken Nuri araya girerek,

“Öğrenci aylıklarını 90 TL yapacağız!”

“Zaten 85 TL Nuri amca.”

“Biz kazanmayalım mı Alper?”

“Sorunlarınızı biliyorum ve sorunlarınızın torunlarınıza kalmasını vaat ediyorum. Maksat siz uğraşmayın.” diyerek tekrar alkışı kendine çekmeyi başardı Mithat Bey. Sonrası da üst üste gelen vaatlerle oluşan gerilim ve yersiz çirkinleşmelerle geçmişti. Bu kargaşada Leyla’yı aldığı gibi mekanı terk eden Alper onu saat çok geç olmadan taksiyle evine bırakmış, Leyla’nın eve girmesinden emin olduğunda taksicinin parasını ödeyip eve yürümüştü. Eve girmeden önce de Nuri ve Mithat Bey’in birbirlerinin yakalarına yapıştığını görmüştü. Tam o esnada üzerinde büyük harflerle sitem yazan binek bir araç belirdi ve ikilinin yanında durdu. Araç içerisinden lacivert üniformalı dört kişi inmişti. Üniformalarının sol üst cebinin üstünde de beyaz renkte sitem yazıyordu. Mithat Bey onları gördüklerinde tartışmayı kesmiş ve elleri havada bir şekilde esas duruşa geçmişti.

“Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Daha önceki belediye başkanının başına gelenler sizin de mi başınıza gelsin istiyorsunuz? Bu çevrede kurtarılmış tek bölge burası. Bunu bozmanıza izin vermeyiz!” dedi en öndeki adam.

“Neyden kurtarılmış?” diye sordu Nuri. Daha yaşadığı ilçeyi tanımıyordu.

“Siyasetten.” cevabını alınca sinirle, “Siz kim oluyorsunuz?”

“Görmüyor musun? Sitemiz biz. Siyasi Temizleyenler! Siyasi – Sİ, Temizleyenler – TEM. SİTEM!”

“Size mi kaldı?”

“Her türlü şeyi denedik ama bir türlü temizlenemedi gitti siyaset. Bizde mutlu olmak için ona ihtiyacımız olmadığına kanaat getirdik. Sonuçta rejimimizin adı halkın kendi kendini yönetmesi. Halka, halka muamelesi yapıp oradan oraya takan baykuşların at oynatması değil! Derneğimiz günden güne büyüyor ve ihtiyaçlarımız gideriliyor. Yani sadece resmiyette başkan olacaksınız. Kendinizi halka mâl etmezseniz TDK’ye başvurur şapkayı kaldırtırız.”

İkisi de ziyadesiyle ürkmüş görünüyordu. Sarılıp ayrıldılar. Alper de bunca zaman karşılaşmadığı SİTEM ile karşılaşmıştı. Onlara iyi bir akşam diledikten sonra eve girdi ve doğruca annesinin kollarına bıraktı kendini. Açtı. Hem de delicesine açtı. Emindi ki annesi ona doyurucu bir tabak hazırlayacaktı. Sarella ekmeğe de razıydı ama sanki atıştırmalıktan ziyade bir akşam yemeği istiyor gibiydi.

“Ben de yiyemeyeceksin diye üzülüyordum oğlum.” diyerek gitti mutfağa Gönül Hanım. Yeni bir tarif denemişti bugün. Yeni bir şey yaptığında aileden birinin mahrum kalıyor oluşu onu çok üzerdi. Bu yüzden genellikle aile bir aradayken yapardı böyle şeyleri ama bu biraz aceleye gelmişti. Mutfak masasına oturdu Alper ve kapalı camı da açarak dayadı sandalyesini cama, beklemeye koyuldu. Gönül Hanım ise tavada ısıttığı yemeği setin üstünde ters çevrilmiş halde duran siyah güveç tabağına doldurdu. Çekmeceden aldığı çatal ile beraber Alper’in önüne koydu. Çatalını ete daldırdığı gibi ağzına atan Alper çiğnemeye başladı. Fakat bir sorun vardı. Yüzü ekşimişti. Hayalleri yıkılmıştı. Yuttu ve, “Anne bu et değil mi?”

“Patlıcan oğlum, biraz yanmış o kadar.”

“Güveçdiğim dağlara kar yağdı.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.