Çilekeş Kardeşler #10 | Kınalı Far

Malamatspor Tesisleri’nde sıradan bir gündü. Kulüp Başkanı Külhan Bey arka caddede oturmasına rağmen arabasını da getirmişti. Arabasıyla geldi demek yanlış olur çünkü araba o kadar eskimişti ki artık Külhan Bey onun ayaklarını yerden kesiyordu. Zengin görünmesi adına siyaha boyattığı ve her gün muhakkak yıkattığı özünde kırmızı Tofaş marka olan arabasını tesislerin içinde yer alan tek araçlık otoparka park etmişti. Sezon sonu yaklaşırken oyuncularla bir görüşme gerçekleştirmek niyetindeydi. Sıralı olarak dizilmiş uzun kavak ağaçlarının ortasında kalıyordu Malamatspor’un futbol sahası. Öyle ki rüzgarlı havalarda kavak ağaçlarının yoğun hışırtıları taraftarların sesini dahi bastırıyordu. Sahanın hemen karşısındaki prefabrik yapıda toplantı için buluştular. Üzerine kırmızı örtü sererek havalı hale getirilen üç tane plastik masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş toplantı masasının etrafına oyuncular ve teknik heyet oturdu. Külhan Bey çok dikkatli biriydi. Kulüpte olan her şeyden haberdardı ve her şeyle bizzat kendisi ilgilenirdi çünkü başka birine yedirecek parası yoktu. Buradan düşünün ne kadar cimri biri olduğunu.

“Sezon başında 15 tane plastik sandalye almıştım ama 16 kişi oturuyor. Bu nasıl oluyor?” diye sordu. Aytekin Hoca söze girecekti ki Külhan Bey’in hemen yanında oturmakta olan Alper,

“Başkanım devre arası transfer döneminde hocamız bir ön libero ihtiyacımızdan bahsetmişti ama siz almamıştınız.”

“Ben neyi alıp almadığımı iyi bilirim. Hatırlatmana gerek yok, sadede gel.” dedi ve başını çevirdi. Kaleci Yaşar ile göz geldiğinde birden kaşlarını çattı. Kova Yaşar’ın “Vallahi ben bir şey yapmadım.” dercesine bir hal alan yüz ifadesi görülmeye değerdi ama Külhan Bey bu mimiklerinin hemen ardından tekrar Alper’e döndü.

“Masraf olmasın diye göz doktoruna gitmiyordum ama sanırım gitmeliyim.” dedi ve oturduğu plastik sandalyeyi sanki tekerlekliymiş gibi geri iterek kalktı ayağa. Sandalye tepe taklak yere düşmüştü. “Nasıl ihmal ettiysem gözlerimi, çift görüyorum artık.” diye söylendi ve Aytekin Bey ile tokalaştıktan sonra başarılar dileyip çıktı. Fazladan sandalye meselesini de çift saydığını düşünerek üstelemedi belli ki.

“Ne oldu şimdi?” diye sordu Aytekin Hoca Alper’e.

“Külhan Bey ikizim olduğunu bilmiyorsa demek ki.” dediğinde durumu anlayan oyuncular katıla katıla gülmeye başlamıştı. Külhan Bey’in bu zaafından yararlanan Alper, Aytekin Hoca’yı da “Nasıl olsa ben olduğumu sanır.” diyerek ikna etmiş ve Agâh Salimoğlu uğurlu sayısı olduğunu söylediği 13 numaralı formasıyla Malamatspor’a transfer olmuştu.

“Bakalım neler yapabiliyorsun?” diyerek Agâh’ı takıma alan Aytekin Bey antrenman maçında liberoda oynayan Agâh’ın ceza sahasına gelen topu uzaklaştırmak yerine röveşataya kalkıp topu kendi ağlarına gönderişine tanık olunca maçı yarıda kesip “Bak Agâh, bu toptur.” diyerek Agâh’ı sıfırdan eğitime almıştı.

Lisans belgelerini de toparlayan Agâh ertesi gün bunu okula teslim ettikten sonra Kadir Bey’e atacağı pozların hayalini kurmaya başlamıştı bile. O tesislerden ayrıldığı gibi eve giderken Alper başkanlığa hazırlanmakta olan Ofsayt Nuri’ye yağcılık yapmakla meşguldü.

Akşama doğru evde bir telaş kendini göstermeye başlamıştı. Aslında bu telaş yalnızca Gönül Hanım’dan geliyordu ama onunki de tüm eve yetiyordu. Akşam bir kına davetine gidecekti. Hem akşam için hazırlanıyor hem de evin erkeklerine akşam neler yapacağını anlatıyordu. Ben gidiyorum, başınızın çaresine bakın diyerek kapıyı vurup çıkanlardan değil, geride bıraktıklarını her zaman düşünen bir anneydi Gönül Hanım.

“Oğlum çorbayı yeni yaptım. Setin üstündeki küçük tencerede üç kâselik ısıt, kalanını dolaba koy. Patates yemeği de ocakta. Yemeğe yakın altını yakarsın ama başında dur ve karıştırmayı unutma. Kuru kuru yemeyin pilav da var dolapta. Onu da tavaya yiyeceğiniz kadar boşaltır, üzerine biraz su aşılayıp küçük gözde ısıtırsın. Tabakları da masanın üstüne hazırladım. Bulaşıkları makineye atmayı unutmayın.”

Telkinlerini verirken bir yandan da akşam giyeceği kıyafetin ütüsünü yapıyordu Gönül Hanım. Normal şartlarda birinin tekini yapamayacağı yerde o ikisini de layıkıyla yerine getirmişti. Tüm bunları yarım yamalak aklında tutan Agâh mutfağa gidip aklında kalanları yerinde görerek sağlamasını yaptı.

“Kimin kınası var anne?” diyerek odaya giriş yaptı Alper. Üzerindeki Malamatspor eşofmanını fark eden Salim Bey görmemek adına iki gün öncenin gazetesini alarak gözlerine siper etmişti.

“Anneannenin karşı komşusunun gelininin kınası.”

“Anneannem gitsin o zaman bizim karşı komşumuz değil ki.”

“Olur mu oğlum? Bizim de karşı komşumuz. Anadolu yakasında oturuyor sonuçta.”

“Aman anne ne işin var şimdi gideceksin canın sıkılacak orda.” diye seslendi Agâh mutfaktan. Odaya döndüğünde ‘ne olur gitme, ben nasıl çıkarım bu işin içinden’ bakışı vardı. Gönül Hanım ne demek istediğini sorduğunda birkaç saniye duraksadı, düşündü ve toparladı,

“Kına gecesi çok saçma bir etkinlik değil mi ya? Kına yakmak mutlulukla ilgilidir ama bizimkiler ağlıyor. Gereksiz bir dram, yersiz bir acı. Kadının birine kına yakıp bağlıyorlar sonra da etrafında dönüyorlar. Hele bir de o türküler yok mu? Kınayı getir aney, parmağın batır aney diye bağıran bir dünya kadın. Bir de istediği olmadıkça ağıt büyüyor. Yani aney kınayı zamanında getirip parmağını batırsa kimse tribe girmeyecek. Gelin desen ayrı bir alemde. Ağlayıp duruyor. Sen de sanıyorsun ki evden gittiği için ağlıyor. İki eline sıkıştırmışlar tam altını. Millet uyanmasın diye ağlıyor. Madem ağlayacaktın ne diye topladın bu kadar insanı da yüksek yüksek tepelere ev kurulmasına engel olmalarına sebebiyet veriyorsun?

“Oğlum kolay mı baba ocağından, ana kucağından ayrılmak? Ağlayacak tabii.”

“Bırak anne ya. Aile izin vermese evden nasıl kaçacağı belli değil.”

“Agâh!” dedi sakin bir şekilde Gönül Hanım.

“Anne.”

“Gidiyorum.”

Bu esnada pişmiş kelle gibi sırıtarak telefon ekranına bakan Alper’in bu coşkusunu karşı koltuktan atağa geçen Salim Bey bozmuştu. Fırlattığı yastığı telefonunu iki eliyle tutarken açmış olduğu potada bulan Alper yerinden irkilerek, “Ne oluyor baba ya?”

“Neredeydin bu saate kadar Alper efendi? Bizim töremizde kardeşi eve tek gönderip sokaklarda cirit atmak var mı? Yakışır mı Salimoğulları’na?”

“Ney?”

“Duydum ki o Nuri hergelesine yandaşlık ediyormuşsun!” diyerek sıçradı yerinden Salim Bey. Allah sizi inandırsın, zerre haz etmezdi Nuri’den.

“Olur mu baba öyle şey? Ne işim olur benim Nuri Bey’le?”

“Bana bak Alper! Yerel Seçimler yaklaşıyor. Eğer ki o nursuz Nuri’ye oy vereyim, yardım edeyim falan dersen külahları çok pis değişiriz. Yani muhakkak değişiriz ama temiz sıyrılamazsın.” dedi ve ellerini arka birleştirerek salonda ileri geri yürümeye başladı.

“Seçimlerde oyumuzu kadim dostumuz Mithat Bey’e vereceğiz.”

“Baba nerede demokrasi?”

“Bak hâlâ! Salimoğulları olarak seçimin kaderini belirleyeceğiz.” cümlesini kurdu dört nüfuslu ailenin reisi ve devam etti, “Oylar Mithat Bey’e atılacak o kadar. Ben de bu ailenin atası olarak bunu münasip buldum.” dedi ve yerine oturdu. Kıs kıs gülmekte olan Gönül Hanım’a yaklaşan Alper, “Anne gözünü seveyim şu adamın yanında aşiret, töre dizisi falan izleme.”

Akşam ezanına yarım saat kala Agâh’ta annesine eşlik etmek adına dışarı çıkmıştı. Malamat sokakları yine ana baba günüydü. Köşedeki market bir türlü vazgeçememişti tırla mal getirme sevdasından. Tır her ne kadar kaldırıma çıkarak yanaşsa da yolun büyük bölümünü kapatıyor ve haliyle trafiğin oluşmasına neden oluyordu. Evinin önünde boş yer bulamayan başka araç sahipleri de tırdan yüz bularak kaldırımlara park edip ayrı bir krize neden oluyordu. Arabalar yollarda gidecek, kaldırımlara park edilecek peki insanlar nerede yürüyecek?

Otobüs durağında bekleyen grubun yanında saf tuttuktan sonra Agâh internetten yol tarifine girerek tam olarak nerede inmeleri gerektiğine bakınıyordu. Oldu olası çözememişti şu haritaları. Coğrafyası da çok kötüydü zaten. Hani Ercan Bey olmasa derse dahi gireceği yoktu o derece. Dağlar denize paralelmiş, yazlar sıcak ve kurakmış zerre anlamazdı. Bu yüzden diğer yolculara danışarak sosyal dilini konuşturacaktı. Büfeciye yaklaşarak,

“Şarampol’e nasıl gideriz?”

“Yuvarlanarak.”

Aldığı cevap tatmin ediciydi. Malamat’ta yuvarlanmanın dili minibüse binmekti. Otobüsler, minibüsler takır takır gelip giderken hiç azalmayan grubu fark edince sormadan edemedi.

“Affedersiniz, siz neyi bekliyorsunuz?” diye sordu. “Metrobüse gideceğim bir minibüs.” yanıtını aldı. Hemen ardındaki kadına, “Siz neyi bekliyorsunuz?” diye sorduğunda, “171M” hattını duyunca arkadaki gençlere de sorma gereği duydu çünkü onlar epeydir bekliyordu. “Siz neyi bekliyorsunuz?”

“Sherlock’un 5.sezonunu. Doğru mu bekliyoruz yoksa karşıya mı geçmemiz lazım?”

“Korkarım siz daha çok beklersiniz.”

Bunu işitmeleriyle küçük bir münakaşa yaşayan gençler isyan edercesine gelen ilk otobüse binerek gitmişti. Bindikleri otobüsün istikametinde Hakan Muhafız’ın 2.sezonu vardı.

Agâh ve Gönül Hanım da hemen arkasındaki minibüse binerek yola çıkmış oldu. Gönül Hanım oturmuştu. Agâh minibüs şoförünün hemen arkasındaki boşlukta dikiliyordu. Onun parasını ver, diğerinin para üstünü ver derken dolmuş olan elleri paraların karıştığını işaret ediyordu. Öyle bir noktaya gelmişti ki artık, paraları fırlatarak: “Alın aranızda anlaşın.” dedi ve cama yaslandı. Tam bir nefes alacaktı ki,

“Agâh! Geçtik herhalde bir baksana yola.” diyerek dürtüldü annesi tarafından. Kafasını sallayarak kendine geldiğinde birden, “Durdurun arabayı!” diye bağırdı. Bunun üstüne ani bir firenle sarsılmayı ve “Ne oldu?” gibi sorular duymayı bekliyordu. En azından izlediği filmlerde böyle oluyordu ama böyle olmadı çünkü Türkiye’de minibüs şoförleri aldıkları direktifleri sorgulamadan uygulamaz. Asıl amacı yolcunun yapacağı açıklamayı dinlemek ve tatmin olduktan sonra indiği yerin uzağında indirmek.

İndikleri yer cıvıl cıvıl bir yerdi. Havaların ısınmaya başlamasıyla masaları dışarıya taşan kafeler, duvara asılı gazeteleri, bilimsel bir çalışma üzerinde çalışıyormuşçasına inceleyen adamların bulunduğu iddia bayileri, bu ayı kurtardık düşüncesiyle poşet poşet yüklerle Tanzim çadırını terk eden insanlara Starbucks’tan “Battık be!” diye seslenen gençler derken kına gecesinin yapılacağı salonu bulamamışlardı.

“Salonun karşısındaki fırının adı neydi anne?”

“Huzur Ekmek Pasta Börek Ekler”

“O ne ya video başlığına tüm marifetini yazan Youtuber gibi?”

Youtube videosundan araklanmışçasına dolu tabelayı fark etmeleri çok zamanlarını almamıştı. Fırının hemen karşısındaki sokaktaki apartmanın arkasında kalıyordu salon. Gönül Hanım son tembihlerini de yaptıktan sonra kapıda insanları buyur eden aile yakınlarına sanki can ciğer yakınmış gibi sarılıp içeri girdi. Annesinin içeri girmesiyle dönmeye hazırlanıyordu Agâh. Gönül Hanım akşam komşularla beraber dönecekti. Bunun verdiği rahatlıkla karşı kaldırıma geçen Agâh salonun önüne yanaşan arabayı fark etti. Öncesinde birkaç teyzenin inmesiyle dikkatini başka yöne çeken Agâh arabanın diğer kapısından inen boya banyosu yapmış, birbirinden heyecanlı kızları görünce olduğu yerde kaldı. Ah! Yaslandığı dikenli telin boynuna –tam olarak benim olduğum yere- değmesiyle irkildik.

“Açelya!”

Açelyaymış. İnsan bir der çileğim, kardeşim canın yandı mı? Laf aramızda bunun benim varlığımdan haberdar olduğundan bile emin değilim.

Şaka maka Açelya’ydı gördüğü. Yani iki senedir görmediği kızla şansını kırıp bir kere buluştu ya şimdi her yerde görecek, mecbur. Lacivert bir elbise/abiye/tuvalet karışımı giyimiyle Agâh’ı mest eden Açelya yanındaki kendisine göre daha sade giyinmiş olan kızla içeri girmişti. Koşa koşa tekrar karşıya geçen Agâh salonun kapısına yaklaştığında kendisini karşılayan afişte tüm tahmin sınırlarını zorlayacak şekilde kalp içerisinde A&A harfleri yer alıyordu.

“Pembe olan A, Açelya’nın A’sı. Peki ya diğer A?” diye söylenirken birden istemsizce gülmeye başladı ve “Agâh!” dedi ama bu sevinci haliyle uzun sürmemişti. “Agâh olsa haberim olurdu herhalde.” diye düşündü.

“Kime baktınız?” diye bir soru geldi yanına yaklaşan kadından.

“Az önce gelenler kimdi?”

“Kim olacak, gelin ve annesi.”

“Hay anneanneni eşekler kovalasın.” diyerek geri geri uzaklaştı. “Nasıl olur ya daha küçük o!” diye mırıldanırken kendisinden 1 yaş büyük olduğu gerçeğiyle yüzleşince az evvel bana saplanmış olan dikenli tele eliyle vurdu bu defa. Yıllarca kalbinin değişmeyen sesi, başkasının mı diline pelesenk olacaktı?

Orada kaldı. Gidemedi. Ne çalan telefonunu umursadı ne de dikenli tele vurduğu elinin artan sızısını. Düşünceleri susmuştu. Bir kaldırımın köşesine çökmüş oturuyordu. İçerden gelen şarkıları, halay seslerini bile işitmiyordu. Hiç kazanamadığı bir insanı bu sefer tümden kaybetmişti. Aslında biliyordu bu hissi. Defalarca tattığı Açelya’yı kaybetmeyi ama hep sakladı içinde ümidi. Kendine itiraf edemese de her sabah onu görmek umuduyla uyandı, saçını taradı ve belki de onun gösterişli kıyafetleriyle üniversiteye gittiği anlarda Agâh okul formasını giyiyordu. Aralarında her zaman bir fark vardı ama bu sefer… bu sefer her şey bitmişti. Geri dönüşü yoktu. O kararını çoktan vermiş, birini sevmiş yetmemiş evlenmek istemişti. Agâh ise daha lise üçte olan bir ergendi.

Eğdiği başını kaldırarak bakmak istedi. O kadar uzun süre eğik kalmıştı ki tutulmuştu belli ki zorlandı. Baktığında Açelya’nın salonun bahçesinde dekoratif bir olarak boyanmış bir vosvosun içinde oturduğunu fark etti. Düğün arabası gibi süslenmiş bir arabaydı. Açelya’nın nefes almaya çıktığı her halinden belliydi. Ellerine baktı Agâh usulca. Kınalıydı. Kalktı ve gitti yanına. Hayırlı olsun diyecekti, veda etmek istiyordu belki de. Onu görmesiyle ne tepki vereceğini bilemedi Açelya. Zaten son zamanlarda ne zaman görse böyle oluyordu.

“Senin ne işin var burada?” diye sordu.

“Hayırlı olsun, mutluluklar dilerim.” dedi Agâh.

“Teşekkür ederiz.” Açelya, Agâh’a baktığında bir şey demek istediğini ama vazgeçtiğini fark ediyordu. “Otursana.” diyerek davet etti bankın boş kalan tarafına. Hava da giderek soğumaya başlamıştı. Akşam sonuçta. Son derece gösterişli ve biraz da açık kıyafetiyle dışarı çıkan Açelya da üşümeye başlamıştı haliyle. Agâh bunu fark edip kabanını ona vermek istedi ama bir yandan da ya çıkarmaz da eve böyle gitmek zorunda kalırsam diye düşünüyordu.

“Çok şaşırdım burada olduğuna.” diyerek sessizliği bozdu Agâh ve doğrularak, “Sana göre değildi böyle şeyler.”

“Evet ani oldu zaten. Ben de pek istemiyordum ama oldu artık, ne yaparsın?” dedi.

“Sen özgürlüklerine önem veren biriydin. Neden istemediğin bir şey yapıyorsun ki?”

“Bazen sana söyleneni yapmak zorunda kalırsın.” demesi üzerine acı dolu bir tebessümle karşılık verdi Agâh. Tıpkı kalbinin ısrarla Açelya’yı sev dediğinde eli mahkum bir şekilde sevmeye devam etmesi gibiydi bu dediği.

“İyi oldu seni gördüğüm. Sıkılmıştım içeride.” dedi ve ellerini omuzlarına götürerek,

“Havada çok soğudu.” dedi.

“Bu kadar açık giyinirsen olacağı bu.”

“Nesi var ya?”

“Ne nesi var? Yok ki!” dedi Agâh gülerek. Üzerindeki siyah kabanını çıkararak Açelya’nın omuzlarına götürmeye yeltenmişti ki vazgeçti. “Omuzlarına değil, bacaklarına örtsen kız üşümeyecek.” fısıltımı duymuştu herhalde. Onun yerine zangır zangır titreyen bacaklarına örtmeyi seçti.

“Sembolik olmaya gerek yok.” dedi gülümseyerek. “Çok mantıklıymış ya. Sağ ol.”

“Hiç ağlamamışsın. Yeterince acı saçamadılar mı?”

“Ben niye ağlayayım ya makyajım bozulacak boşuna. Sonra ruh gibi olmak istemem.” dedi ve eline geçirdiği tül eldiveni isyan edercesine fırlattı, “Yeter.” diyerek. Kınası daha kurumamıştı.

“Tam benim kafada kız ya.” diye geçirdi içinden.

Uzun süre bakıştılar sonra tıpkı süreye oynayan bir televizyon dizisi gibi. “Düğün ne zaman?” diyerek kesti Agâh bu bakışmayı. Son konuşmaları olacaktı ve bu yüzden biraz daha duymak istiyordu bu güzel sesi. Acı şeyler işitecek olsa dahi.

“Nikah Haziran’da ama düğün olmayacak.”

“Düğünsüz olur mu ya? Bir kere evleniyorsun.”

“Ben de dedim ama dinlemediler.” deyince Agâh daha fazla dayanamadı ve ayağa kalkarak, “Açelya hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin, farkında mısın? Şu an vazgeçebilirsin. Neyden korkuyorsun ya? Tirbüşon Cumhuriyeti mi burası? Kimse seni zorlayamaz. Kimseden korkma.”

“Agâh ne diyorsun ya?”

“Yol zannettiğin kadar uzakta değil diyorum. Vazgeçebilirsin. Hem bir dakika ya.” dedi ve birden bire, “Sen madem evlenmeye niyetlendin bu kadar, benimle evlensene.”

“Ne?”

“Ne!?”

“Sen ne saçmalıyorsun ya?” diye sıçradı Açelya yerinden.

“Asıl sen ne saçmalıyorsun ya? Neden sevmediğin biriyle evleniyorsun?” diye sorduğu anda çaprazda kalan salon kapısından kırmızı bindallı kıyafetiyle başını sarkıtarak seslenen kızın sesi duyuldu, “Açelya, hadi tatlım gel artık!”

“Geliyorum Arzu.”

“Bu kim ya?”

“Arzu.”

“Arzu kim ya?”

“Of Agâh.” dedi gülerek. Ciddi ciddi krize girmişti hatta. Bir şeyler sayıklıyordu gülerken ama anlaşılmıyordu dediği.

“Ne gülüyorsun ya?” Agâh iki elini yana doğru açmış aval aval bakıyordu Açelya’ya. Duruşu için ağzı açık ayran budalası benzetmesi de yapılabilirdi hatta.

“Benim evlendiğimi mi sandın ya?” derken gülmeye hatta kahkaha atmaya devam ediyordu. Hızlıca başını salladı Agâh. “Kıyamam ya. Hiç kına gecesi kıyafetine benziyor mu kıyafetim?”

“İstemiyorum zorladılar falan dedin. O neydi peki?”

“Annemin zoruyla geldim. Normalde istemiyorum demek istemiştim. Nasıl böyle bir şey anladın ya? Küçüğüm daha ben.”

“Ne bileyim ya benden büyüksün ya ben çok büyüksün sandım herhalde. Aklım çıktı ya.” dediğinde Açelya’nın gülmesini kestiğini ve manidar bir tebessümle kendisini izlediğini fark etti. Kekeleyerek, “Şey yani istemediğin biriyle evlenmeni istemem.”

“Tabii tabii.” dedi ve salona yöneldi. “Şimdi gitmeliyim. Bu arada evlenirsem haberin olur, emin ol.”

“Açelya!” diye seslendi arkasından.

“Efendim!”

“Teklifimde ciddiydim.” demesi üzerine Açelya gülümseyerek, “Biliyorum.” dedi. İçeri girdikten sonra gözü vosvosun farına takılmıştı. Kınasını sürmüş Açelya fara. Parmağıyla sıyırdığı gibi aldı derisine ona değen o eşsiz kınayı. Dizlerine çöken Agâh ellerini açarak şükretti. Koştu, atladı, zıpladı ve kendisini merak edip bakmaya gelen kardeşi Alper’i görünce kucakladığı gibi “Kınayı getir aney.” türküsünü bağıra bağıra okumaya başladı. Eve gidince de bu türkü devam etti. Eve geldiğinde oğlunun susmadan bu türküyü söylemeye devam ettiğini gören Gönül Hanım geceden aldığı kınayı bir güzel Agâh’ın münasip yerine yaktı. En münasip yeri eliydi tabii. Kınadan sonra susmuştu Agâh. Bak sen şu işe. Gerçekten de aney kınayı zamanında getirip yaksa herkes olaysız dağılacakmış.

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.