Çilekeş Kardeşler #8 | Bücür Olayı

“Hiç unutmam diye başlıyorum yine söze çünkü gerçekten unutmuyorum. Andıkça ufalıyorum, un ufak oluyorum yetmiyor kendi kendime umut oluyorum ama yine de unutmuyorum. Bir salı sabahıydı. Metrobüsle gidiyorum. O gün de neye hikmetse metrobüsle aynı yere gidiyorum. Gördüm onu. Sarı metrobüslerin arka kapısının hemen karşısındaki karşılıklı dörtlünün terste kalan dış koltuğunda oturuyordu. Sırf ayakta kaldım ona yakın olabilmek için. Güzel çehresini keşfedebilmek, mimiklerini ezberlemek için. İnadına ilerlemedim boşluklara doğru. Duymadım bana karşı yükselen sesleri, tek duyduğum kulaklığından yükselen müziğin sesi. Sinirli insanların yeni aldığım beyaz ayakkabılarıma basıp geçmelerine ses etmedim. Duraklar bıraktıkça ardımızda, boşalan koltuklara da oturmadım, kendimden küçüklere yer verdim. Dualar ettim telefonunu eline alsa da profilini görsem, adını öğrensem diye ama almadı. Hangi durağı tahmin ettiysem haksız çıkardı beni, inmedi. Üç durak evvel son ısırığını attığı simidinin poşetini yumruk yaptığı elinde sıkıyor, biner binmez bitirdiği meyve suyunun pipetini ara ara çekerek çıkan sesle eğleniyordu. Zincirlikuyu, Mecidiyeköy, Çağlayan derken Halıcıoğlu’nda tatlı bir telaş alışına takılmıştı gözüm. Önündeki kalabalıktan nasıl da sıyrılıp ineceğini düşünüyordu belli ki. Bir gözü de düğmedeydi. İçinde bulunduğum kıskacı delerek bastım onun için düğmeye. Ağır bir şekilde kırparak naif bir ses tonuyla, “Teşekkür ederim.” deyişini duydu bu kulaklar o an. Omuz ata ata açtım rahat inebilsin diye yolu ona. İnerken “Hayırlı günler.” dedim ama cevap alamadım çünkü kendim bile duyamadım. O yürüdü, hizasından süzüldüm. Adım attığı yerlere sürtündüm. Karşıya geçtiğinde ilk değdiği kaldırıma gömüldüm. Otobüs durağına yöneldi, üzüldüm. Otobüse binmeyip yürümeye devam etti, titremekten çözüldüm. Bir okulun tabelasına ilişti sonra gözüm. Sağında demir parmaklıklardan sarkan çiçeklere dokunarak ilerledi, ben de aynı şekilde peşinden yürüdüm. Okul kapısının önünde sarıldığı kıvırcık saçlı kızın ağzından adını duydum, hem üşüdüm hem güldüm. ‘Açelya!’ “

“Oğlum bu olay böyle olmadı ki.” diyerek kesti defterinin kucağında olmadığını fark ederek dellenen Agâh’ın arayışını Alper. “Sen kızın kaç ay sesini bile duymadın ne teşekkürü? Ayrıca adının Açelya olduğunu da okulunun itiraf sayfasına yazarak öğrenmiştin.”

“Öyle mi olmuştu cidden?”

“Yalan, kötü bir özellik kardeşim.”

“Yalan benim özelliğim değil, mesleğim. Bir bak bakayım etraf…” dedi ve “Kafam çorba oldu. Saygılar Yılmaz ağabey.” dedi.

“Bir yalan söylüyorum, yetmiyor inanıyorum ve ona göre yaşıyorum. Yazarım çünkü ben. Yalanlarımı yazarak var oluyorum.” diyerek kendini teselli etti ve sırılsıklam olan tişörtünü çıkartıp buruşturarak odanın hemen karşısındaki banyoda bulunan çamaşır sepetine üç sayılık atışla fırlattı.

“Ne konuştunuz, anlatmayacak mısın?”

“Olmamış gibi devam edelim, boş ver. Sınavlar geliyor zaten. Pederle papaz olmaya niyetim yok.”

“İmam ol o zaman.”

Tepki vermeden odadan çıktı Agâh. Kapadığı kapının ardından gelen yersiz kahkahayı da umursamadı. “O defter kapandı.” diyordu kendi kendine ama iç sesi olarak benim görevim, “Açarsın canım, eline mi yapışacak?” demekti. Oturma odasına gitti. Gönül Hanım barbunya ayıklıyor, Salim Bey de ona yardım ediyordu. Agâh önlerinden geçerek çekyata uzandı ve kanalları değiştirmeye başladı.

“Oo güzelim, seni kim attı buralara?” diyerek gülmeye başladı Salim Bey.

“Anlamadım baba.” dedi televizyona bakmaya devam ederek.

“Oğlum Tarzan gibi geziyorsun.” dedi Gönül Hanım yarı çıplak oturmakta olan oğluna. Bunu duymasıyla ürpermesi bir olmuştu. Kalkıp odasına gidecekken kapı çaldı ve en yakında da o vardı. Kapıyı açtığında seyrek saçlı, iki ortalı çizgili defter gibi cildi olan sivri kaşlı bir adamla karşılaştı. Adamın elinde broşürler vardı.

“İşte efendim benim muhtarlığımda hiçbiriniz böyle yarı çıplak kalmayacaksınız.” dedi ve katlı halde bir bez pankart uzattı, “Malamat Merkez’e talibim efendim. İnanın önüm çok açık. Cumhurbaşkanlığı’na giden bir yol benimki ve sizlerden de bu yolumda oy istiyorum.”

“Amca bu hayaller için biraz geç kalmadın mı?”

“Ne var canım, cumhurbaşkanımız da 65 yaşına girdi, yaşıtız. Yetişirim ben ona.”

“Aa maşallah artık toplu taşımaya ücretsiz binebilirsiniz.” dedi ve “Teşekkürler amca.” diyerek kapıyı kapatmak istedi ama adam ısrarcıydı.

“Veriyor musunuz oyunuzu?”

“Amca bakarız, hadi uğurl…”

“Veriyor musunuz?” diyerek kapıyı tutmaya devam ediyordu.

“Ne vaat ediyorsunuz?” diye sordu kurtulamayacağını anlayınca.

“Siz hele bir oy verin de seçimden sonra konuşuruz.” deyince sertçe kapattı kapıyı adamın üstüne Agâh.

“Kimmiş?” diye sordu Gönül Hanım.

“Vaadini söylemek istemeyen bir yiyici.”

“Aday falan mıydı? Eğer erzak falan getirdiyse almamazlık etmeseydin.”

“Yok fakir bu.”

Yaklaşan yerel seçimlerden dolayı aile bu ay, aylık alışveriş yapmamıştı. Birbiriyle yarışan partilerin, ne için yarıştığı belli olmayan adaylarının, boş işlerini kovalayan ve ortalıkta ‘ben bir şeyin başkanıyım’ diye gezen elemanlarının dağıttıklarıyla mutfaklarını doldurmuşlardı. Ertesi gün sabah dersi olan öğretmenin raporlu olmasından dolayı okula öğlen gideceklerdi. İki kardeş güzel bir uyku ve yarım yamalak yapılmış bir kahvaltının ardından kendilerini Malamat sokaklarına attıklarında büyük bir cümbüşün içine düşmüşlerdi. Tüm binaların duvarları, ağaçların gövdeleri ve hatta gökyüzü takım elbiseli adamların gülümseyerek verdikleri pozlarla doluydu. Okulun karşı sokağında toplanan bir kalabalık vardı. Aralarına girdiklerinde kalabalıktan bir basamak yukarıda ve, “Oy’una gel, oy ver!” yazan kürsünün hemen arkasında konuşan takım elbiseli adamı gördüler. Çok tanıdık bir yüzdü bu.

“Tüm samimiyetimle sizlerden destek istiyorum. Oy’una gel Malamat! Sen oy’una gel ki Amerika’nın oyunları tükensin. Bu da burada sözümdür koçlarım, beni seçerseniz Amerika’yı Malamat’tan sileceğim! Verin yetkiyi, görün etkiyi. Siz bana yetkiyi verin, hep beraber Malamat olalım!”

“Bu iyi bir şey mi emin olamadım Mithat Ağabey.” dedi Agâh gülerek. Fakat Mithat Bey çok ciddiydi.

“Bu seçim bizim için bir bekar meselesidir. Kazanırsak tüm bekarları evlendiriyoruz.” diye bağırdı kalın sesiyle Mithat Bey.

“Kimle?” diye karşılık verdi halktan biri.

“Birbirleriyle.” diyerek cevapladı Mithat Bey. Hakikaten de bir dehaydı bu adam. O vaatlerini bir bir sıralarken az ileride Ofsayt Nuri önderliğinde bir başka kalabalık onlara doğru gelmekteydi. Belli ki Ofsayt Nuri de adaydı.

“Bayrak Havada Malamat, Lütfen Oyunu Bana At!” yazılı pankartıyla karşı kaldırımda durdu.

“Ben düştüm Agâh!” diyerek müstakbel kayın pederiyle arasını yapmak adına fırsat görmüştü Alper bunu. “Nuri Başkan, Malamat şampiyon!”

“Sevgili Malamat halkı, sizlere başkanlık etmeye canı gönülden adayım. Eğer beni seçerseniz temiz ve sağlıklı içme sularını sizlerle buluşturacağız. Doğal içme suları üreteceğiz.”

“Nasıl babacığım.” dedi ve öksürerek, “başkanım.” diye düzeltti Alper. Sinirini bir kenara bırakarak cevaplayan Nuri, “İki hidrojenle bir oksijeni koyduk mu tamamdır evladım.” dedi.

Tam bir miting alanı gibiydi Malamat sokakları. Köşedeki binadan kovalanarak çıkan üçlü, siyasi partilerin Malamat için göstermek istediği adaylardı ama Malamat’a partiler giremiyordu. Son belediye başkanı da halk tarafından azledilmiş, Malamat kendi kendini idare eden bir ilçe olmuştu, tıpkı Cumhuriyet’in tanımındaki gibi. Karşılıklı atışmalar bittikten sonra Ofsayt Nuri asistanı yaptığı dördüncü hakemine,

“Sırada ne var?”

“Efendim şimdi bakmıyormuş gibi yapacaksınız, ben de fotoğrafını çekeceğim ve afiş bastıracağız.”

“Baksam olmaz mı?”

“Mümkün değil efendim. Kural bu. Malamat bizim yuvamız, kurallara uymalıyız.”

“Ama ben bakmıyormuş gibi yapamam. Neyse ben namaza durayım, selam verdiğim anda çekersin, onları yaparız.” dedi ve kıbleye serdiği seccadesinde namaza durdu. Son oturuşta selam verdiği esnada çekilen fotoğraflar afiş fotoğrafları olmuştu. Agâh, 10,45 kilometrekarelik yüzölüçümü olan Malamat’a 40 futbol sahası büyüklüğünde kütüphane yaptıracağını vaat eden Mithat Bey’e yandaşlık ederken Alper de Malamatspor’u bodoslama Süper Lig’e çıkaracağını söyleyen Nuri’ye tav olmuştu. Okul girişinde rastladıkları Olcayto ise çekimserdi.

“Beyler affetmediniz mi hâlâ beni?”

“Oğlum sen nasıl bir şeysin ya? Gittiğimiz gün belli, gireceğimiz saat belli. Şarjım %1 ne demek? Hem ne acelen vardı senin?”

“Mevzu var kanki.”

“Kanki ne ya?”

“Ya Agâh iki dakika ciddiyet ya.”

“Oğlum kanki diyorsun, ciddiyet bekliyorsun.” derken sıcak olma umuduyla yaslandığı buza kafa tutan kalorifer yüzünden olaydan kopan Agâh’a gülerek devraldı konuşmayı Alper:

“Ne oldu?”

“E sınıfındaki Derya var ya.” diye bir giriş yaptı ama sinirliydi Olcayto. Kıvırcık saçları yerinde durmuyordu.

“Vay kız meselesi yani.”

“Yok be Alper. DM’den fotoğrafımı beğen dedim, küfretti hırbo.”

“Oğlum Derya dedin.”

“Alper, Derya erkek. Unisex yani.”

“Çift cinsiyetli Derya’yla üniversitede…”

“Of bu çocuk iyice sapıttı ya.” dedi ve omuzlarından tutarak Alper’e, “Alper E sınıfındaki harbi erkek Derya ile kavgalıyım. Çocuğu dövmeye gidiyorum. Benimle geliyor musunuz?” diye sordu ve yanıt beklemeden sırtını döndüğü gibi yürüdü. Agâh peşine takılırken Alper, “Unisex ne demek ya?” diye söyleniyordu. Bir hışımla girdiler koridorun sonunda, tuvaletlerin hizasında, Battal Bey’in odasının hemen karşısında olan E sınıfına. Resmen basmışlardı sınıfı. Agâh ve Alper, E sınıfının okulun birbirine en bağlı ve birbirini kollayan sınıfı olduğu detayını Olcayto çocuğun yakasına yapıştığı anda hatırlamıştı. Aslında onlar hatırlayamadan hatırlatmıştı E sınıfı. Bizimkilerden çok daha fazla sakalı olan Derya neye uğradığını şaşırmışken Olcayto yakasından sallayarak,

“Bana bak Kaptan-ı Derya seni Kadıköy-Beşiktaş vapurunun ortasında döver, iki yakaya birden rezil ederim. Sen kime şekil yapıyorsun, kimsiniz lan?!” cümlesini tam kurdu mu yoksa bana mı öyle geldi emin değilim çünkü bir anda öyle bir sarılmıştı ki etrafları Agâh ve Alper’i araya alan iri yarı oğlanlardan anlayamadım olanları. E sınıfının erkekleri bile nasıl bu kadar hızlı toplandığına şaşırmış, öyle ki bu şaşkınlık içerisinde bizimkilerin sınıfı terk ettiklerini anlayamamıştı ama çok uzaklardan gelen, “Benim adım Olcayto Pazarcı, adımı ezberleyeceksiniz!” naralarını işitir gibi olmuşlardı.

“Olcayto hay o son takvim yaprağını koparmayaydım da seni tanıdığım günü yaşamasaydım ya!”

“Ne alaka şimdi Agâh?”

“Ben takvimde hangi gün varsa o günü yaşıyorum.”

“Ya beyler bırakın goygoyu. Bunlar bulaşır mı bize?”

“Ne bileyim Alper ya?” dedi ve kendi kendine kısık sesle söylenmeye başladı Agâh, “Teneffüste direkt tuvalete kaçsak, öğretmenler zili çaldığında da sınıfa gitsek yakalanmayız herhalde.”

“Oğlum ne konuşuyorsun kendi kendine delirdin iyice!”

“Ya arkadaş ne bu kendi kendine konuşana deli dayatması? Elalemin diline düşmemek için kendimle ilişiği mi keseceğim?”

Evet hepsi delirmişti. Çok gerginlerdi. Pireyi deve yapan Olcayto her sene mutlaka İstiklal Marşı töreni öncesinde kürsüye çağrılarak tanıtılan boks, karate şampiyonlarının toplandığı E sınıfına savaş açmıştı ve bunun arkası muhakkak gelecekti. Agâh ve Olcayto’nun tam aksine sakindi Alper.

“Siz rahat olun beyler. En kötü başta birkaç yumruk yeriz ama biz Arap atı gibiyiz açılırız.”

“Hızlı giden atın tuvaleti seyrek düşermiş Alper.” diyerek atasözü üzerinden uyarı yaptı Olcayto.

“Sen ne kadar terbiyeli bir terbiyesizsin öyle.”

Derse girdiler ve son teneffüse kadar hiçbir sorunla karşılaşmadılar ama son derse girmek için sınıfa gidişlerinden birkaç dakika sonra kapı önünde bir hareketlilik olduğunu fark etmişlerdi. Çöp kutusunun önünde kalem açan Ayşenur ve Cemre bu hareketlilik sonrasında hızla yerlerine geçmişlerdi. Montunu asmakta olan Sanatsız Raci’nin de dudakları oynuyordu ama karşısında biri yoktu, en azından görünmüyordu. Fahri ve Aslı çekilince Raci’nin kendi kendine değil, ciddi ciddi biriyle konuştuğu belli oldu. E sınıfından biri diğer ikisinin üç adım önünde olmak üzere yürüyen dörtlü en arkada oturmakta olan bizimkilere yaklaşmıştı.

“Olcayto hanginiz?” diye sordu önde yürüyen oğlan. Olcayto da kafasını sallayarak gösterdi kendini.

“Sen bizim sınıfın çocuğuna mı karıştın aslan parçası?” diye diklendiğinde Agâh, Alper ve Olcayto aynı anda ayağa kalkmıştı. Fakat bir terslik vardı. Ayağa kalktıklarında baktıkları hizada Raci vardı. “Hey, buradayım ben!” dediğinde başlarını indirip tekrar görüş açılarına almışlardı E sınıfının güvenlik görevlilerini.

"Beyler hoş geldiniz sınıfımıza ama eksik gelmişsiniz

“Beyler hoş geldiniz sınıfımıza ama eksik gelmişsiniz. Diğer üç arkadaşınız nerede? Pamuk Prenses’le mi ilgileniyorlar yoksa?” dedi ve tüm sınıfın kahkaha desteğini arkasına aldı Olcayto.

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun lan kauçuk?”

“Bak ya tam merdaneyle dövülecek çocuk he.” dedi ve yaklaşarak, “Fıçı kadar boyun var, türlü türlü huyun var. Yürü git üzmeyelim birbirimizi.” dedi ve Olcayto’yu hafif geri çekti Agâh.

“Ne diyorsun sen dayı?”

“Yukarısı esiyor, aşağıda havalar nasıl diyorum.” dediğinde hafifçe koluna dokunan Ferman’ı da geri iterek, “Tutma çok iyi gidiyorum.” dedi ve devam etti, “Oğlum senden her yerde olmak zorunda mı ya? Hayır askere gitse mermi olarak cephaneye girecek adam bize burada komutanlık taslıyor. Bir sorun varsa konuşarak halledilir. Biz kavgaya karşıyız, hele ki çocuklarla.”

“Siz kimsiniz lan benimle böyle konuşuyorsunuz?” diye bağırdı oğlan, parmak uçlarında yükselerek.

“Hayır nasıl bir cevap seni tatmin edecek merak ediyorum doğrusu.”

“O eli indir!”

“Ellerim cebimde zaten.” dediğinde oğlan, “Kusura bakma alışkanlık.” dedi ve sesini düzelterek tekrar sert moda büründü, “Bu burada bitmez aslan parçaları. Rüzgâr ne kadar ters eserse essin mangaldan alıp götüreceği sadece közdür.”

“Daha lafı gediğine oturtamamışsın hele şu dediğine bak. Yaz rüzgârında bebelere balon olacak adamsın, boyundan büyük laflar etme.”

“Sinirlerimi tepeme çıkardınız, çıkışta görüşeceğiz.”

“Senin sinirler tepene çabuk çıkar, bizim kabahatimiz yok.”

E sınıfının güvenlik uzmanı Mertcan yanına aldığı bızdık arkadaşlarını da toplayarak sınıfı terk etmişti

E sınıfının güvenlik uzmanı Mertcan yanına aldığı bızdık arkadaşlarını da toplayarak sınıfı terk etmişti. Hem de “Çıkışa gelin!” diye bağırarak. Agâh bu tarz konularda genellikle sessiz kalırdı çünkü Alper’in çıkışları ve Olcayto’nun heyecanı onu bastırırdı ama bu defa onlar sustu Agâh konuştu. Olcayto ve Alper, Ferman’la konuşup birbirinden komik şaşırma efektleri saçarken Agâh, “Kırk yılda bir mevzuya dahil olduk, o da bızdığın biriyle.” diye mırıldanıyordu. Alper, “Önce bir Ferman’a sor istersen.” dedi. Ferman hem sınıfın hem okulun hem de Malamat’ın belalı çocuklarından biriydi. Normal şartlarda kimsenin suratına bile bakmadığı ama belirli alanlarda kendi gibi olanların saygı duyduğu bir oğlandı.

“Ne diyorsun kanka sen bu Mertcan’a?”

“Vallahi beyler Mertcan’a bir şey diyemem.” dedi Ferman. Her zaman omuzları dik, kaşları çatık, sesi gür, bakışları yersiz sert olan Ferman konu bücür Mertcan olunca omuzlarını indirmiş, kaşlarını kaldırmış, sesini inceltmiş, ellerini de açarak bu iş benim boyumu aşar diyordu adeta.

“Oğlum sana adet yerini bulsun diye sordum. Elin bücüründen mi korkacağım?”

“Agâh! Salimoğlu Agâh! Bunlar aşiret. Çıkışa yüz kişiyi bir yığar, hangi birini kitabımda anlatacağım diye düşünerek yaşlanırsın.” dedi ve hocanın sınıfa girmesiyle yerine doğru geçerken dudaklarını sıkarak, “Keşke hiç bulaşmasaydınız.” dedi.

Edebiyat Öğretmeni Seniha Hanım selam verdikten sonra tahtaya yönelmişti

Edebiyat Öğretmeni Seniha Hanım selam verdikten sonra tahtaya yönelmişti. Herkes onu dinlerken Agâh ne yapacağını düşünüyordu. “Hepsi senin yüzünden kıvırcık salatası!” diyerek bir sitem uçuracaktı yanındaki Olcayto’ya ama yanında Alper vardı. Olcayto’ya bakındı, bir de ne görsün? Her şeyi başına saran Olcayto çalışkan çocuk sıfatına bürünerek Şuurcan’ın yanına oturmuş, dersi takip etmekte.

“… Halk edebiyatında meddahlık geleneğinin büyük bir yeri vardır. Meddahlık, tek bir kişinin anlattığı hikâyelerle insanları güldürmesidir. Peki meddahlığın, mizahın günümüzdeki karşılığı nedir?”

“Algı, öğretmenim.”

“Aferin Olcayto!”

Çıkışta kendisini neyin beklediğinden bihaber olan Agâh çalan zili de işitmemişti. Alper’in koluna dokunmasıyla kendine gelmiş ve montunu giymişti. İşin daha da enteresan kısmı hepi topu dört kişilerdi. Agâh, Agâh’a görünmemeye çalışan Olcayto, Alper ve beğenmedikleri Ferman. Sınıf bir anda dağılmıştı sanki. Çıkmaya hazırlandıkları esnada Leyla içeri girdi. Epey telaşlı bir şekilde Alper’e yaklaştı.

“Alper çıldırdın mı sen? Nereden çıktı bu şimdi?” derken yükselen sesi, “Ne olur kadınlar bağırmasın.” dedirtecek cinstendi. O zaman, “Ne olur erkekler kadınları üzmesin!” diyelim biz de.

“Leyla! Çok şükür buradasın. Seni gördüğüme sevindim.”

“Olacağım tabii. Yalnız bırakmaya gelmiyorsun, hemen saçmalıyorsun.”

“Üzülme ya döveriz biz onları.”

“Kimleri?”

“Nasıl ya? Sen kavga edeceğimiz için gelmedin mi?”

“Ne kavgası ya kimle kavga ediyorsunuz? Ben babamın adaylığını desteklediğin için geldim. Mahallenin tek hakemi olduğu için çekilmiyordu, bir de başkanlığıyla mı uğraşacağız?”

“Onu bırak da sen affettin mi beni? Çıkıyor muyuz yani?” diye sordu heyecanlı bir şekilde. Bu çocuk gerçekten Leyla’dan sonra değişmişti. Baya sarı saçlı, beyaz tenli, doğal güzelliğiyle göz kamaştıran bir kızın karşısında tir tir titriyordu.

“Hiç küsmedim ki zaten şapşal!” dedi ve tuttu Alper’in titreye titreye bir hâl olan elini. Alper ise bozulmuşa benziyordu. “Madem küsmedin daha niye rezil ettin bizi milyonlara?”

Aşk sarhoşluğundan istifade ederek Leyla’yı soru sormadan göndermeyi başaran Alper sınıfın kapısından başını uzattı. Mertcan ve ekibi merdivenleri çıkıyordu o sırada. Buz kesilen Agâh besmele çekerek sınıftan çıkmıştı. Karşısındakiler 10 kişiden fazlaydı. Kafasında plan yapmaya başlamıştı bile. “Hızla üstlerine koşsam Mertcan havalanır düşer, durduğumda iki üflemeyle de diğer bızdıklar kopar. Peki bu haydutlar?”

“Ulan her zaman derim kıçı yere yakın olandan korkacaksın diye.” dedi Olcayto kısık sesle. Agâh ise tüm şişkinliğini bağırarak atmıştı. “Ne zaman dedin? Ben niye duymadım? Ulan madem öyleydi deseydin atarlanmazdım.”

Mertcan’ın yüzünde mahallenin desteğini alan Ramiz Dayı’nın Kerpeten Ali’ye attığı o gülümseme vardı.

“3-5 tane serseriyi topladın, artistlik mi yapıyorsun şimdi?”

“Sen misin benim kardeşime şekil yapan?” diyerek öne çıktı hafif sarı saçlı, kalıplı ve Agâh’ın asla dövemeyeceği bir oğlan.

“Bu ne oğlum ya? Hanginize karışsak velisiyle geliyor. Sizin unisex Derya bizim hıyartoya küfretmiş, bizimki onun boğazına sarılmış, sizin bücür bizim sınıfı basmış, ben ona bücür demişim. Ne yani kavga mı edeceğiz şimdi? Bu kadar basit mi? Eğer sen boyundan büyük işlere kalkışıp dayı olmaya çalışırsan biri gelir senin havanı, boy seviyene indirir aslan parçası. Normal bir insan olmaya çalış. Kimsenin senin korumalığına ihtiyacı yok. Sen daha kendini koruyamayıp bu serserilerin arkasına sığınıyorsun. Hadi yıkıl şimdi karşımdan, senin için zor olmamalı.” Son ana kadar ciddiyetini koruyan Agâh bu espriyle beraber tükürerek gülmeye başlamıştı. Mertcan gülümsemeye devam ediyordu. Bir cebinden telefonunu diğer cebinden de metrobüs köprüsündeki dayının 10 TL’ye sattığı siyah kulaklığını çıkardı. Telefonundan “Heyecanı Yok” şarkısını açtı. Evet bunu yaptı. Allah’ım bizi neyle sınıyorsun? Hayır çocuğun hayali neydi acaba? Mertcan Koçovalı olup bizimkileri duvardan duvara vuracağını mı sanıyordu? Finalde ne oldu söyleyeyim. Bu okulda her zaman son sözü Battal Bey söyler. Bu serseriler tam bizimkilere koridorun ortasında hücuma kalkacaktı ki iki tarafın ortasında bulunan asansör o katta durdu. İçinden de Battal Bey indiği gibi Mertcan’ı kulağından kaldırarak göz hizasına çekti. Diğer eliyle de Olcayto’yu kıvırcık saçlarından çekiştirerek götürdü. Bizimkiler de olaysız dağıldı.

Agâh ile Alper okulu koşa koşa terk etmişti. Öyle ki Ferman’a eyvallah bile diyemediler. Olcayto’nun akıbetiyle de ilgilenmediler. Hak etmişti bir kere. Eve doğru yürürken caddedeki otobüs durağında Açelya’yı gördü Agâh. Bu asil duruş, hafif esen rüzgârda dans eden saçlar ve bu şehrin kalbi benim dercesine kırpılan gözler başkasında olamazdı zaten. Doğru yanına gitti. Sanki bir şey hem sevk hem de şevk etmişti onu. Sormalıydı, kalmamalıydı içinde bu defa.

“Açelya!” dedi sanki bir şiir okuyormuş gibi içli bir sesle. Açelya gözünü kapayan saç tellerini kulağının arkasına dayayarak buluşturdu gözlerini Agâh’la. Hal hatır, iki çift laf derken dayanamadı en sonunda, sordu Agâh o soruyu:

“Çok şey yaşadık. Şu an dile getirmeye ve o hislerin sesime karışmasına dahi cesaret edemediğim şeyler yaşadık ama bir şeyi hep merak ettim. Neden beni sevmedin?” diye sordu. Açelya bunu beklemiyordu. Hele ki bunca zaman sonra. Görmeyi de beklemiyordu ya neyse. Konuşacak gibi oldu ama durdu. Anlamı olmayan harfleri bir araya getirerek kekeledi ve en sonunda,

“Senle ben olmazdık Agâh. Hiç hayal bile edemedim ikimizi aynı karede.” dediğinde öyle bir yutkundu ki Agâh, o an düştü boğazına bir acı.

“Yakıştıramadın yani beni kendine?”

“Sen yakışıklı bir çocuksun Agâh, düşüncelisin, bakımlısın. Aynaya çok bakarsın mesela ama hiç boy aynasına bakmazsın. Sorun orada.”

“Sorun nerede? Her şey tamamdı da ne eksikti?”

“Boyun.” dedi kendisini zorlayan kahkahaya engel olarak.

“Ney?”

“Boyun kısa be Agâh. Biraz uzun olsaydın belki.” dedi ve ekledi, “Senin için içine nasıl sığıyor merak ediyorum.” dedi, güldü bu defa.

"Kızım sen saf mısın? Aynı boydayız

“Kızım sen saf mısın? Aynı boydayız.”

“Topuklu giydiğim zamanlar yanıma yaklaşamadığın günleri ne çabuk unuttun?” dedi.

"Sen nasıl bir insansın ya? İnsanların fiziksel özellikleriyle nasıl

“Sen nasıl bir insansın ya? İnsanların fiziksel özellikleriyle nasıl…” dedi ve durdu. Gözlerini sıktı. İçinden küfürler yağdırdı ve zoraki bir gülümsemeyle gerisin geri döndü. “Demek biraz uzun olsaydım olurdu he?” diye sayıkladı. Aklına bugün Mertcan’a yaptığı onlarca boy şakası gelmişti.

"Ya Agâh efendi! Dün yediğin hurmalar

“Ya Agâh efendi! Dün yediğin hurmalar…” diye fısıldadım iç sesi olarak kulağına.

“İyi de ben o hurmayı bugün yedim. Neden dün tırmalamış beni? Hurmaya bak ya, geleceği görüyor!”

Her zaman demişimdir insanların fiziksel özellikleriyle alay etmemek lazım diye. Agâh’a çok sert bir ders olmuştu bu. İlk işi Mertcan’la görüşüp özür dilemek olmuştu. Açelya’yı gördüğünde içinde oynayan hislere de engel olamayacağını anlamıştı ve tekrar denemeyi seçti. Belki boyu uzayamazdı bu saatten sonra ama en azından içinde emekten ziyade boşvermişlik olan “olmayacak” değil, çabaladığı bir “olmadı” olsun diye uğraşacaktı. Bu yaşadığı bücür olayını da hiçbir zaman unutmayacaktı. Bir insanı küçümsemek akılsızlık, büyük görmek de korkaklıktı. Agâh’ta her ikisi de vardı ama akılsızlığı başkaydı.

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.