Çilekeş Kardeşler #7 | Kimyoner

Altıncı kez başına dönmüştü okuduğu paragrafın. Kafasını kurcalayan ve susmayan ses, kendini derse vermesine engel oluyordu. Okuduğu paragraftan şu ana kadar anladığı tek şey okul hayatında başarısız olan pek çok gencin ileride büyük bilim adamları arasına girdiğiydi. İlk cümle bu olduğu için mi bunu anladı yoksa işine gelen mi buydu bilemiyorum çünkü Salim Bey’in önceki akşam sarı-kırmızı hafta sonu etkinliği kapsamında aldığı Galatasaray boyunluğu boynundaydı. Dolayısıyla edindiğim bilgiler sınırlı.

“Bu sarmıyor da halaya ne zaman geçiyoruz?” diye sordu Alper yatağından kalkıp yaklaşarak.

“Ne halayı?”

“Oğlum ders çalışırken Flash TV oyuncusundan farkın yok.”

“Of! Kafam dolu, üzerimde bir ağırlık var ve böyle olunca kendimi veremiyorum.”

“Ne oldu ki?”

“Babama yardım edeceğiz diye ant içtim ya çarptı herhalde.” diyerek tüm ciddiyeti bozan Agâh önce boyunluğu çıkarıp bir kenara koyarak nefes almamı sağladı sonra da kulağının arkasına dayadığı kalemle altını çize çize okunmaz hale getirdiği sorunun B şıkkını işaretleyip yanına tik atarak kitabı kapattı. O kadar dedim şu cevap anahtarını soruların olduğu sayfanın altına yazmayın diye ama seni Salim Bey dinlememiş bunlar mı dinleyecek?

“Oğlum ne yapalım başvurduk yarışmaya ama kolay değil ki katılmak. Televizyondaki aydın kılıklı denyolara kalsa hepimiz kültürsüzüz ama yarışma ful çekiyor.”

“Aman Allah korusun! Onlara hiçbir şey kalmasın mümkünse.”

Akşam çayı için oturma odasına gitmişlerdi. Asosyal bir aile değildi Salimoğlu ailesi. Sadece bir aileydi. Olması gerektiği gibi bir aile. Akşam olduğunda ayrı ayrı köşelere çekilen ve bir iyi geceleri bile birbirine çok gören, yaşamak için aynı evi seçenler gibi değil bir ailelerdi. Sebepsiz yere birbirine sarılan, yerli yersiz samimiyet saçan bir aileydi. Son derece vıcık vıcık oldukları zamanlar da olurdu çünkü sevgilerini birbirlerinden saklamanın ya da uzak yaşamanın bir anlamı yoktu. Akşam yemeği hep beraber yenir, herkes birbirini dinler ve bu sohbet çayda da devam ederdi. Yaşları büyüdükçe ailelerine olan bağları da büyümüştü Agâh ve Alper’in. Onlar için aile her şeyden önce gelirdi. Ailenin dışındaki kimse de vazgeçilmez değildi. Salim Bey televizyon kumandasını da eline alarak masaya geçmişti. Gönül Hanım son aldığı nevresim takımının taksiti bittikten sonra peşi sıra bir çay makinesi almıştı ve ilk defa onu deneyecekti. Salim Bey ise bu konuda biraz katıydı.

“Yahu hanım biraz bekleseydin de taksitsiz yaşamak nasıl bir şeymiş görseydik.”

“Aman canım sen de! O kadar indirim yaptılar. Almasaydım çok ayıp olurdu.” demesi üzerine Salim Bey gülerek kumandayla Fos TV’yi açtı.

“Merhaba Türkiye!

Açıkçası nereden başlayacağımı bilmiyorum çünkü gündem çok yoğun. Ülkemiz git gide medeniyet çizgisinden uzaklaşmakta. Eğer müdahale edilmezse gerçekten çok zor günler bizi bekliyor. Benim sizlerden ricam sokaklara çıkmanız. Lütfen sokaklara çıkın. Hakkımızı aramalıyız. Bu böyle gidemez!” dediğinde Salim Bey kaşlarını çatmış şekilde masadaki ailesine göz gezdirerek, “Ne oluyor lan?” diye sordu.

“Haberi bile sunasım yok aslında ama sizleri uyarmalıyım. Tanzim satış noktalarında brokoli satılmıyor değerli vatandaşlar. Bu nasıl bir medeniyetsizlik, nasıl bir ayıptır? Brokolisiz toplum çürümeye yüz tutmuş demektir.” dediğinde Gönül Hanım, “İyi de biz brokoli yemeyiz ki.”

“Biz onu brokoli çok oldu.” diyerek gülmeye başladı Salim Bey. Kahkahasında yalnız kaldığını fark edince kanalı değiştirdi ve Ah Haber’i açtı.

“Sevgili izleyenler, Türkiye gelişmiş ülkeler kervanına katılma yolunda hızla ilerliyor. Refah seviyesine erişen ulaşım koşulları ile halk adeta bayram ediyor. Yetkililerin yaptığı düzenleme ile artık metrobüslerin arka kapısının bitişiğindeki benzin kapakları bozuk olmayacak ve yolda giderken sürekli çarpıp sizi rahatsız etmeyecek. Bu gurur hepimizin! Böyle gelişmeye devam edersek çok yakında dünya devi oluruz vallahi bak söylemedi demeyin.”

“Oh be! Allah’ım sana şükürler olsun bugünleri de gördük.” diyerek ellerini havaya kaldıran Salim Bey metrobüste başını cama dayayıp sakin bir uykuya daldığını hayal etmişti ki bir sesle irkildi,

“İnanmayın yurttaşlar dolar 5 TL oldu.” diyerek araya girdi Fos TV spikeri. Ah Haber spikeri de başını uzatarak, “Sakin olun izleyenler, çeyrek dolar halen 2 TL’nin altında.”

İki haber kanalının birbiri arasındaki tezatlığına sinirlenip televizyonu kapatan Salim Bey ambalajını açtığı bisküviyi alıp çayına yöneldiğinde Alper ile Agâh çoktan göz göze gelmişti. Onlar eğer birden göz göze geliyorsa altında muhakkak bir hinlik var demekti.

2 Gün Sonra

Dikkatli bir şekilde kıvırıyordu Alper gömleğinin kollarını. Diğer koluyla eşit olmalıydı. Bu yüzden her kıvırışında sayıyordu. Dördüncüsüne geldiğinde kıvrım öyle daralmıştı ki tamamlayacağım diye iki büklüm olmuş, baş ve işaret parmaklarından adeta vazgeçmişti. Saçını aynada son kez kontrol ettikten sonra sifon sesiyle irkildi.

“Hazır mısın kardeşim?” diye sordu ellerini yıkamaya yönelen Agâh. Zaten düz olan yakasını yüzüncü kez düzelten Alper başını sallayarak yanıtladı bu soruyu. Sağ ellerini gülle atacakmışçasına geri ittikten sonra ‘şak!’ sesini çıkartarak bağladılar birbirlerine. Tabii iş sonra anlamsız bir bilek güreşine dönmüştü ama sonunda çıktıkları gibi kulise geçtiler. Kulise geçtiklerinde gülerek stüdyoyu terk eden adamın kulise adım atar atmaz sımsıkı bağladığı kravatını koparırcasına boynundan çıkarışına ve yerde ezişine tanık olmuşlardı.

“Amca ne oldu, ne kadar kazandın?”

“İlk soruda elendim lanet olasıca kravat yüzünden!” diye bağırdı. Nedenini sorduklarında, “Çok sıkmışım yutkunmaya çalışırken süre bitti, cevap veremedim.” dedi ve gitti.

“Allah yardımcımız olsun.” diye tekrar ettiler bir ağızdan. Sıralarının geldiğini belirten sarışın kadının peşinden stüdyo girişine yaklaştıklarında, “Sıradaki yarışmacılarımız ikiz. Agâh Salimoğlu-Alper Salimoğlu!”

“Oğlum önce ben doğdum, neden benim adımı öne yazdırmadın?”

“Alper zaten ikiziz. Belki de ben önce doğdum. Nereden biliyorsun?”

“Ya bırak sırası mı şimdi bunu tartışmanın?” diyerek Agâh’ın önüne geçti ve koşa koşa stüdyoya girdi. Agâh da hemen peşinden girdiğinde adeta bir arenaya girmiş gibi hissetmişti kendini. Onlarca insan kameramanın yanındaki iskemlede oturan esmer ve alımlı bayanın kendilerine tuttuğu “Alkış!” yazılı kartona bakarak alkışlıyordu gelenleri. Lacivert tonlarının tamamının ışık olarak yansıtıldığı bir ortamda bulmuşlardı kendilerini. Uzay mekiğini andıran bir yuvarlağın üstüne konan karşılıklı koltuk ve ekranlara yöneldiklerinde sunucu da karşılarındaydı. Gri takım elbisesini çekmiş, sinek kaydı tıraşını olmuş, her zamanki haliyle jilet gibi karşılaşmıştı yarışmacılarını.

“Efendim hoş geldiniz. Nasılsınız?”

“Çok teşekkür ederiz sunucu bey. İyiyiz, sizi sormalı?”

“Sağ olun efendim bizler de iyiyiz. Zannediyorum kardeşsiniz?”

“Yok canım sizinki zannetmek değil zanda bulunmak.” diyerek karşılık verdi Alper.

“Demek şakacıyız.”

“Yok canım estağfurullah, siz varken.”

“Evet, o zaman sizi biraz tanıyalım. Neler yaparsınız, tek mi çift mi?”

“Ya sunucu bey biz hızınıza yetişemedik, yarışma başladı mı acaba?” diye sordu Agâh. Nereden bilsin garibim tek mi çift mi derken sorunun ikizliğin tek yumurta mı çift mi yumurta mı olduğunu.

“Evet! Size mi Kaldı Milyoner Olmak dedik, bize kaldı dediniz. Formatın eski adı Kim Milyoner Olmak İstemez Ki idi, bir emekli adliye mensubu geldi ve ben istemem deyip gitti. Böyle olunca format çöktü haliyle ve değiştirdik biz de.” dediğinde Agâh ve Alper söz konusu kişinin Mithat ağabeyleri olduğunu anlamıştı. Sunucu uzun anlatısına herhangi bir yanıt alamayınca,

“Peki o zaman. Belli ki yarışmacılarımız çok heyecanlı. Direkt başlayalım o halde yarışmaya. Ne dersiniz?” dedi ve onay almadan “Kuralları biliyorsunuz değil mi?”

“Hayır, bize kural söylenmedi.”

“Vallahi bana da söylenmedi, çok kasmayın. Alışkanlık işte.” dedi ve kameraya dönerek, “Size mi Kaldı Milyoner Olmak başlıyor, işte ilk sorumuz.”

“Aşağıdakilerden hangisi her sene aynıdır?”

A) İnsanlar B) 4N1K kitap kapağı C) Bayram namazı D) Fenerbahçe

“Çok zor geldi ama sunucu bey ya!” diyen Alper hemen Agâh’a dönmüştü. 10 saniyeleri vardı. Hızla şıkları gözden geçirdiler. “İnsanlar aynı kalamaz, fıtratlarına ters. Senede değil, dakikada değişiyorlar. 4N1K kitap kapağı olması zaten imkansız, ondan hızlı değişeni yok. Fenerbahçe mi acaba?” karşılaştırmasını ve sorgulamasını tek solukta yapmıştı Agâh. Sunucunun “5 saniye!” demesi üzerine kardeşi gibi Fenerbahçe şıkkını kendine yakın gören Alper bir anda bağırarak, “Bayram namazı son kararımız!” dedi. 1 saniyelik gerginlik efekti sonrasında C şıkkında yanan yeşil ton kardeşleri rahatlatmıştı. “Davut Hoca geldi aklıma. Unuttun mu geçen bayram, namazı tarif etmesini isteyen cemaate kızmıştı. Her sene aynı zaten diye.”

“Evet 500 TL’niz oldu, neler söyleyeceksiniz?”

“Hele bir kesinleşsin bol bol konuşuruz sunucu bey.”

“Pekâlâ 1000 TL değerindeki baraj sorunuz geliyor.”

“Aşağıdakilerden hangisi Can’dır?”

A) Heyecan B) Patlıcan C) İkizler Memo-Can D) Ensar

Soruyu duymasıyla sakin bir şekilde Agâh, “Ensar Can’dır, gerisi heyecandır. D, son kararımız.” dedi ve baktıkları ekranda kalın puntolarla beliren 1000 TL’ye selam çaktı. Bildiği yerden mi geldi ne?

“Tebrik ediyoruz 1000 TL sizindir efendim.” dedi ve “Biraz sohbet edelim isterseniz. Mesela yarışmaya nasıl katıldınız, nasıl karar verdiniz anlatmak ister misiniz?”

“Yayıncı kuruluş olan Ah Haber’e harika bir kanal olduğunu ve gerek objektifliğiyle gerek haberlere olan farklı bakış açısıyla Türkiye’yi çağdaş medeniyet seviyesine taşıdığını söyledik. Torpille anlayacağınız.” diyerek herkesin merakla beklediği katılış öyküsünü tüm Türkiye ile paylaşan Alper sunucunun çatık kaşlarıyla karşılaşmıştı. Konuyu değiştirme çabasına giren sunucu, “Kimlerle geldiniz?” diye sorduğunda Agâh, “İki kişi yarışmaya geldik yetmez miyiz?” cevabını verdi. “2000 TL’lik sorumuz geliyor.” dedi ve bunlar ne zaman gidecek dercesine soruyu beklemeye koyuldu sunucu.

“Marvel Sinematik Evreni’nin en sevilen filmlerinden olan Galaksinin Koruyucuları filminde yeşil ten rengine sahip olan koruyucunun robot bacısının ismi nedir?”

A) Onela B)Bunela C) Nebula D) Haydiineyapacağızşimdila

“Süreniz başladı.”

Hiçbir fikirleri yoktu. Agâh bu enteresan üremenin dengesini çözmeye çalışırken Alper, “Ne bu la?” diye mırıldanıyordu.

“Son kararınız mı?” diye sordu sunucu. Cevap alamayınca, “Beyler?” diye seslendi. Kimi zaman ‘efendim’ anlamına da gelen ‘evet’ kelimesi çıktı ağızlarından. Bir anda C şıkkının sarardığını gören kardeşler “Bir dakika ya ne oluyor?” demeye kalmadan sarının yeşile döndüğünü gördüklerinde cevabı nasıl verdiklerini anlamamalarına rağmen seviniyorlardı.

“Aranız nasıldır Marvel filmleriyle?” diye sordu sunucu. Alper, “Bu Marvel dediğiniz Örümcek Adam filmlerinden önce çıkan kırmızı beyaz şey mi?” diye karşılık verdiğinde kameramanın yanındaki kız, “Gülün hatta kahkaha atın.” yazılı pankartı seyircilere gösterdi ve büyük bir kahkaha tufanı koptu. “Çok şakacısınız.”

“Vallahi beyler ara sıra sizinle sohbet etmem gerekiyor ama o kadar içimden gelmiyor ki kusura bakmıyorsunuz değil mi?” diye sordu sunucu. Üzerinde ciddi bir bıkkınlık vardı. Bir günde kaç bölüm çekiyorlar kim bilir? Sunucu yeni soruyu anons etmeden yeni soru gelmişti bile.

“Marketlerin ve pazarların fiyatları arttırması üzerine devlet tarafından geliştirilen ve belediyelerce ilçelerin işlek yerlerine kurulan, halka ucuz meyve ve sebze satmayı amaçlayan satış noktalarına verilen ad nedir? Oh be!”

A) Halk pazarı B) Belediye manavı C) Gaz Kuyruğu D) Tanzim

“A ve B arasındayım Agâh. Sen ne diyorsun?”

“Soruda belediyelerce ifadesi kullanılıyor. Yani belediye manavı olabilir. Sonuçta sebze ve meyve satıyorlar. Yani B daha bir mantıklı.”

“Yarı yarıya joker hakkımızı kullanmak istiyoruz.”

“Oğlum ne yaptın lan? Onu çift cevap gelince kullanacaktık.”

“Yanlış olan iki seçenek elendi. A) Halk pazarı D) Tanzim”

“Hadi buyur.”

“Sunucu bey biraz yardımcı mı olsanız acaba?” derken yüzünde süzülen teri sildi Alper eliyle.

“Hani bu bir yenilikten ziyade bir yapılandırma gibi bir şey. Böyle düşünürseniz bulabilirsiniz.” dedi sunucu bey. Alper, “Halk pazarıdır ya. Tanzim ne? Yok Şinasi!”

“Alper!”

“Agâh!”

“Fos TV’yi hatırla! Adam tanzim demişti!” dedi heyecanla Agâh. Bunu duyan sunucu, elini ağzına götürerek fısıldadı, “Fos TV kısmına montajda bip getirin.”

“Tanzim, son kararımız.”

“Tebrikler! Asgari ücretten fazla para kazandınız!” dedi ve elindeki kartlara yöneldi sonunda sunucu bey. Alper’e bakarak, “Futbolcuymuşsun, hangi takım?” diye sordu. Alper kovuldum demek istemedi ve “Malamat Belediyespor.” dedi.

“İnşallah malamat olmazsınız.” diyerek git gide sempatisini kaybeden sunucu yaptığı şakanın karton gösteren kız tarafından bile ciddiye alınmadığını görünce çareyi Agâh’la sohbet etmede bulmuştu. Agâh’ın yazarlığıyla alakalı da birkaç soru sorduktan sonra gelen soruları da alınlarının akıyla geçen ikizler tüm bu mücadeleyi bitirecek olan paranın peşindeydi. Sıradaki soru onları zaferlerine ulaştıracaktı. 15.000 TL’lik baraj sorusu…

“Sıradaki sorumuz sesli olacak. Hoparlörde sıkıntı olduğu için ben seslendireceğim.” dedi ve okumaya başladı.

“Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin

Erken gel, beni evde bulamayabilirsin.” diye okudu sesini biraz da kalınlaştırarak bu beyti ve ekledi peşine soruyu, “Dinlediğiniz ve Necip Fazıl Kısakürek’e ait olan bu dizeleri kim seslendirmektedir?”

A) Kenan Işık B) Selçuk Yöntem C) Haluk Bilginer D) Murat Yıldıran

“Benim adım neden böyle ya?” diye hayıflanırken sunucu, Alper ve Agâh’ın yine arada kalışına şahit oluyordu.

“Agâh, evde sorular çıkınca hemen söylüyordun. Hadisene!”

“Oğlum ben Google’dan bakıyordum.”

“Arkadaşlar soru gayet basit. Tekrar okuyayım.” dedi sondaki eylemini vurgulayarak ama kâr etmedi ve bizimkiler telefon jokerini kullanmayı talep etti. Daha da üstelemeyen sunucu jokerleri inceledi. En tepede Olcayto Pazarcı, Leyla Çakır ve Mithat Erdoğdu…

“Olcayto’yu arayalım.” dediler ki zaten bu planlı bir hamleydi. Olcayto’nun orada olmamasının sebebi bilgisayar ya da telefon başında onları bekleyecek olmasından kaynaklanıyordu. Kısa bir bekleyişin ardından nefes nefese açtı telefonu Olcayto.

“Olcayto Bey, ben Murat Yıldıran. Size mi Kaldı Mily…”

“Hacılar şarjım %1 kapatmam lazım.” dedi ve direkt kapattı telefonu. Oldukça rahat olan kardeşleri müthiş bir gerginlik almıştı. Soru sorulmadığı için joker devam ediyordu ve bu defa Leyla arandı.

“Leyla Hanım merhabalar.” dediğinde Alper araya girerek, “Leylacığım nasılsın canım? Yarışmadayız da yardımın lazım.”

“Sonunda aklına geldim demek! Ne yüzle arıyorsun sen beni?” diye bağırdı çığlıkla telefonda.

“Leylacığım ben aramıyorum, aratıyorum.”

“Bir de utanmadan araya başkasını koyuyorsun ya. Arama bir daha beni!” diyerek o da kapattı mı telefonu… Eyvah ki ne eyvah! Kıpkırmızı kesilen Alper çekingen tavırlarla, “80 milyona rezil olduk.”

“Yok be oğlum, en fazla 5-6 milyona rezil oluruz. Program o kadar izlenmiyor ki.” dediğinde sunucunun imalı bakışlarına maruz kalan Agâh, “Bakmayın öyle Murat Bey, reytinglerinizi takip ediyorum.”

“Ya gerçekten Mithat Erdoğdu’yu mu arayacağız şimdi? Saf mısınız oğlum nesini bilemiyorsunuz şu sorunun?” dedi ve görevliden yayında olmasına rağmen kimyonlu çay istedi. Zenginler kimyonlu takılıyor belli ki. Biraz debelense de mecburen aradı Mithat Bey’i.

“Alo!” diyene, “Koçum!” diye cevabını da verdi tabii. “Anladık Mithat Bey koçsunuz. Milyoner’den arıyoruz. Agâh ve Alper burada yarışıyorlar ve size soru sormak istiyorlar.”

“Ne yapıyor bunlar?” diye bağırdı sertçe.

“Sizin tanıdıklarınız değil mi?”

“Öyle ama ben katılın demedim. Çıkmaları lazım koçum!”

“Ya Mithat ağabey iki dakika sakin ol ve şu sesli soruyu dinle. Kim okuyor ağabey bu şiiri gözünü seveyim yardım et Allah aşkına ya!” dedi Alper yalvarırcasına. Sunucu da başladı okumaya.

“Ah koçum! Bir zamanlar ben de şiir yazar, okurdum. Lisede bir şiir yarışmasına katılmıştım ve yarışmayı organize eden hoca beni aşağılamıştı hem de şiirle kafiyeli falan. Şairlik eğitimle kazanılmaz, doğuştan gelir. Geçmiş artık senden, bu saatten sonra elden ne gelir? Uğraştırma ne kendini, ne bizi. De get haydi yoluna, kırmayayım kemiklerini.”

“Ağabey süre var.” dedi Alper ama Agâh’ın ilgisini çekmişti konu. “Eee.” dedi.

“Pişman olacaksınız, göreceksiniz büyük şair olacağım hocam, demiştim ve yıllar sonra o hocayla Zincirlikuyu metrobüsünde karşılaştım. Çok kalabalık olduğu için neticede tanıdıktır diyerek ceketine tutunarak bana söylediklerini hatırlattım. O da çok yeteneksizdin, az bile söylemişim dedi ve Cevizlibağ’da indi. Oradan tramvaya bindi herhalde, Çemberlitaş’ta oturuyordu çünkü.”

“Eee ağabey sonuç?”

“Olmayınca olmuyor işte.” der demez koptu bağlantı. Süre bitmişti. Ne soruya dair bir şey dedi ne de cevap verdi. Hiç jokeri kalmayan ikizler, ne olduğuna bakmaksızın B deyivermişlerdi. Büyük bir hevesle ekrana baktıklarında sararan Selçuk Yöntem şıkkının sabit kaldığını ve Murat Yıldıran seçeneğinin kırmızıya boyandığını gördüler. Sunucu ise öksürdükten sonra, “Şiiri ben okudum. Murat Yıldıran benim efendim.” demişti. 7.500 TL’yi aldıklarını zanneden kardeşler 1000 TL kazandıklarını ve bunu da ancak bir yıl sonra alabileceklerini de öğrenince bir kartona sığdırılmış alkışla stüdyodan ayrılmışlardı. Kanaldan ayrılırken kimliği belirsiz kişiler tarafından bir minibüse bindirilerek, “Nasıl bilemezsiniz?” diye de sorgulandılar.

Gelen bir telefon sonrasında da Malamatspor’un kanala ihtar çektiğini ve oyuncularının kendilerinden izinsiz katıldığı gerekçesiyle yarışmanın yayınlanmaması gerektiğini talep ettiğini öğrendiler.

“…Alper Salimoğlu isimli oyuncumuzun saha içindeki performansının gerektiği gibi korunması adına böyle bir karar alınmıştır.” cümlesi Alper’i çileden çıkarmıştı. Aytekin Hoca’yı aradı.

“Deli misin oğlum sen milyonere katılıyorsun?”

“Ya siz beni kovmadınız mı zaten, ne yapmaya çalışıyorsunuz?”

“Kadroyu yazarken alışkanlığımdan forvete seni yazmışım. Bu yüzden mecburen seninle oynayacağız. Hem sözleşmemiz devam ederken bizden izinsiz programa katılamazsın. Sahadaki Alper’le yarışmadaki Alper taraftarların kafasını karıştırabilir.”

“Hocam siz bu milleti salak mı zannediyorsunuz?”

Agâh yetkililere bu anlamsız hamleyi açıklamaya çalışırken Alper, “Sen anlat Agâh. Ben anlatınca deli diyorlar.” dedi. Neticede istedikleri sonucu elde edemediler ve kanalı terk etmeden önce lavaboya gitmek istediler. Alper önden gitmişti.

Agâh fuayeden ayrılarak uzun ve geniş olan koridora çıktı. Bulunduğu yerin çaprazındaki mini kafeye yaklaşarak su istedi. Aldığı pet bardak suyla yürümeye devam etti. Suyun markasına baktıktan sonra “Hamidiye su mu olur?” dedi ve güldü. Yaptığı şaka da en az su kadar soğuktu. Özellikle kış günleri asla ama asla içemezdi soğuk su. Boğazının ağrımasından, üşütmekten kısacası hasta olmaktan korkardı hep. Alper ise tam zıddıydı. Sporcu olmasının da içtiği suyun ısı derecesini önemsememesinde etkisi vardı. Agâh koridorun sonuna geldiğinde beyaz olan duvarların aksine sarıya boyanmış duvarın önünde durmuştu. Su içmesi gerekiyordu ama ısınması da lazımdı. Bu yüzden duvarın bitişiğindeki kaloriferin üstüne suyu bıraktı ve aradaki lavaboya girdi. Çıkana kadar biri içerse de ihtiyacı olduğu için içer, ben de bir garibana yardım etmiş olurum diye düşündü. Ya arkadaş konu su su! Tamam anladık yazarsın, melankoliyi seviyorsun da suyla da duygusal bağ kurulmaz ki!

Alper’in işinin uzun olduğunu duyunca elini yüzünü yıkadıktan sonra ağır ağır çıktı lavabodan Agâh. Kalorifer ile arasına girmiş olan sarı renkte kolonun kenarından başını uzatarak baktı, su yerinde yoktu. Küçük bir of kaçırmıştı ki ağzından derin bir oh duyuverdi baktığı yerin az uzağından. Üzgünlüğü gitmiş, susuzluğu kaybolmuştu. Bıraktığı suyun birine umut olması hoşuna gitmişti belli ki. Yaklaştı. Başında fötr şapkası olan, saçları; içine siyah çizgilerin serpiştirildiği gri gömleğinin omuzlarında sarkan, tadında bırakılmış göz farı ve simsiyah kirpikleriyle göz dolduran, hayata kare çerçevelerin arkasından bakan güzel bir kızdı umut olduğu. Ters giden bir şeyler olmalıydı. Alışık değildim bu vücutta, böylesine gürültüye. Bir farklı atıyordu kalbi Agâh’ın. En son iki sene önce birinin ardından el salladığında atmıştı kalbi ama bu sefer ki daha mı sertti ne? Gök delindi sanırsın. İtinayla kaldırdığı saçları, kökünden yeşeren teri kucaklamasıyla eğildi. Alnı ıslandı, sildi Agâh’ın kendi kendine yazdığı yazısını. İki sene önce bir gece yarısı yazdığı şiirin yorgunluğu düştü kirpiklerine. O titremeyle irkildi tekrar. Sonra da göz kapaklarını kaldırmasıyla kızın, kayboldu o yemyeşil dünyada.

“Afiyet olsun.” dedi içinde harman olmuş acının, kırık hayalin ve kalbin, çok az da özlemin -yok yok özlem fazlasıyla derin- bir sesle.

“Affedersiniz, sizin miydi?” diye son verdi sessizliğin ele geçirdiği onca zamana, küçücük bir bedene duygu katan esmer kız. Tanımamıştı belli ki, ona iki sene sonra bile hayranlıkla bakan bir çift gözü.

“Artık sizin.” dedi Agâh, üçüncü çoğul kişiyi vurgulayarak. Onu görmeyi hiç beklemiyordu oysa. İtiraf edemese de arzuluyordu belki ama hiç beklemiyordu. Kızın gözlüğünü tıpkı bir film sahnesi gibi ağır ağır çıkarıp süzmesiyle iç çekişine sıkıştırdığı iki hece döküldü dudaklarından.

“Agâh.”

“Açelya.” demesiyle bozmuştu aylarca kalbinin söylenip durduğu ismi dile getirmeme orucunu. İlkiydi Agâh’ın Açelya. İlk şiiri, ilk kitabı, ilk aşkı.

“Çok değişmişsin.”

“Onca değişik içinde sabitlik kolay değil.” dedi ve ruh haline ters bir gülümsemeyle, “Sen hiç değişmemişsin.” diye ekledi.

“Yanılmışım.” dedi ve Agâh’a doğru iki adım attı, “Hâlâ çocuksun.” dedi ve kafasını sallayarak ilerlemeye başladı.

“Hâlâ yumuyorsun gözlerini su içerken ve ayakta içiyorsan her defasında ayak başparmağını havaya kaldırıyorsun. Kalın çizmeler tercih etsen de saklayamıyorsun. Nefret ediyorsun saçlarını toplamaktan. Tel tokadan başka da toka kullanmıyorsun. O da bir gün bir yerde kapalı kalmaktan korktuğundan. Kurtulamadığın küçük korkuların var senin. Su içerken bile tereddüt saçıyorsun, yılanın değil de birinin huzuruna dokunmasından korkuyorsun. Birini dinlerken halen ağır ağır kırpıyorsun gözlerini ve gerildiğinde dudaklarını içine çekiyorsun. Alay etmek istediğinde de gözlerini, perdelerini sonuna kadar kapatırcasına kısarak gülüyorsun. Bir tartışmada son sözünü söyleyip sırtını dönmen de artık cevap veremeyecek olmandan kaynaklanıyor. Hep kaçansın. Hâlâ aynısın.”

“Evet, aynıyım.” dedi gözlerini sonuna kadar kısıp gülümseyerek. Son görüşmelerinde “Benim için yoksun.” dediği lafa bir atıf olsa gerek bu. “Senin içinde hiç var olmadım ki ben.” dizesini karalamıştı Agâh da yarım kalan dere otlu poğaçasını sardığı kağıdın üzerine. Başka bir şey demedi Agâh. Açelya da tekrar döndü sırtını uzaklaşmak için ama iki adım geri attı kendini korkudan. Alper çıkmıştı sonunda lavabodan ve karşılaşmışlardı.

“Alma ahımı, yoksa görünürüm.” dedi Agâh gülerek. Açelya da sinirle gitti sonra.

“Açelya mıydı lan o?” dedi Alper gözüyle ağzını aynı oranda açarak.

“Sorma bir şey, hadi gidelim.”

“En olmadı Fos TV’nin Afiyetteyiz programını da deneriz.” diyerek Agâh’ın kafasını dağıtmaya çalışıyordu Alper ama kâr etmedi. Agâh yarışmayı çoktan unutmuştu. Asla unutamadığı ve belki de unutamayacağı şeyi tekrar yaşamıştı çünkü. Alper ise kulübüne öfkeliydi. Leyla’da da aklı kalmıştı. İkisi de kötüydü anlayacağınız. Çıkmalarına yakın elinde iki fincan kimyon çayıyla onlara yaklaşan sunucu bey, “Buyurun kimyonerler!” dedi.

İçtikleri kimyon çayı ilerde bu olayı anarken kullanacakları ifade olarak kalacaktı çünkü onlar milyoner olmak için torpille girdikleri yarışmadan başarı elde edemeyen birer “Kimyoner” idiler.

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.