Çilekeş Kardeşler | 2.Bölüm

Çilekeş Kardeşler’in ilk bölümünü okumak için tıklayınız.

2.Bölüm

|Salimoğlu Kardeşler|

2010’lu Yıllar

Yarı uyanık bir şekilde dönüyordu yatağında. Gözlerinde hissettiği sıcaklık, birikmiş olan yorgunluğunun ve uykusuzluğunun eseriydi. Tatil günü olduğu için vidaları biraz gevşetmiş, güneşi karşılamadan yatmayı kendi içinde reddetmişti. Yorganına sıkı sıkıya sarılmış, uykusuna aşkla bağlanmıştı. En sevdiği anı yaşıyordu. Uyanıkken yavaş yavaş uykuya bağlandığı anın tadına varıyordu. Sessizlik hakimdi. Kalkmak için hiçbir zorunluluğu yoktu. Bir yandan gördüğü rüyaları düşünüyor ve devamını görmeyi diliyordu. Başını kapatan yorganı delerek kulağına değip işbaşı yapmayan tüm hücrelerini ayaklandıran o korkunç sesi işitmesiyle kördüğüm olmuşçasına bağlandığı yorganından kurtulmak isterken tepetaklak şekilde yatağından yere düşmesi bir olmuştu. Gözlerini açarak olanları algılamaya çalışıyordu. O kadar sersemdi ki duyduğu sese bir anlam yükleyemiyordu. Sarı-kırmızı yorganını kucakladığı gibi yatağına serdi. Panduf terliklerini ayağına geçirdikten sonra yastığının hemen yanında ters dönmüş şekilde duran “Yazar Olmanın Sırları” kitabını tebessümle alarak kitaplık rafına koydu.  Birden çok acıktığını hissetti. Ayrıca burnuna gelen güzel kokular karnının guruldamasına sebep oluyordu ama önce bu gürültüye bir son vermesi gerekiyordu. Eline silahını aldı ve usulca yaklaşarak yastığını kollarının arasında sıkı sıkı tutarak uyuyan oğlana dayadı.

“Uyan lan!”  diye bağırdı.

“Horr… hırr!”

“Uyuman şart mı?”  diye sorduğunda oğlan hiddetlenerek yanıtladı bu soruyu, “Horrrr… hırrr!”

Omuzlarından tutup sallamaya başladı ve sonunda göz kapaklarını titreterek yerinden sıçrayan oğlan silahı tutarak, “Saç kurutma makinesiyle beni mi öldüreceksin?”  dedi.

“Seni bilmem de biraz daha kalkmazsan açlıktan ben öleceğim.”  diyerek yakasından tuttuğu gibi kaldırdı kardeşini Agâh.

Alper sesini yükselterek, “Hasta mısın lan böyle uyandırılır mı?”

“Alper… ne yapıyorsun sen?”

“Uyuyorum kardeşim.”

“Bana daha çok çeken bir yer arıyormuşsun gibi geldi.”

“O ne demek?”

“Oğlum resmen horlamaya yeni bir yorum getirmişsin.”

Alper gülerek yorganı tekrar üstüne çekti ve uykusuna devam etti. Agâh odadan çıktığında önce ocakta olan çayı sonra da masayı hazırlayan ev ahalisini gördü.

“Sabah şerifleriniz hayırlı olsun Tonyukuk efendi!”  diyerek girdi kadraja Salim Bey.

Sersemliği üstünden atamadan eline bir miktar para ve bir kağıt parçası sıkıştırılmış şekilde kendini kapının önünde bulmuştu Agâh.

Apartmandan çıktığında hemen karşısında muazzam bir İstanbul boğazını görmeyi, günü böyle karşılamayı çok isterdi tabii ama bir kere dedik ya apartmandan çıktı diye. Mütevazı bir aileydi Salimoğlu ailesi. İstanbul’un sonradan ekleme semti Malamat’ın en seçkin sakinleriydi. Fakirlikten kırılıp her türlü belayı üstüne çekmesine rağmen üç katlı tarihi müstakil evlerde oturan dizi karakterlerinden çok, gerçek bir yaşantıyı temsil ediyordu. Yeni düzenlenmiş kaldırımda yürürken pazar demeden inşaatı sürdüren işçilere takılmıştı gözü. “Yeni yaşam alanı” diye diye şehir de yaşayacak bir alan bırakmamışlardı. Çarşıya indiğinde cıvıl cıvıl karşıladı onu Malamat halkı. Herkes pazar kahvaltısı için alışveriş yapıyor, bu özel günü tarifsiz kılmaya çalışıyordu. Önce fırına uğradı sonra markete. Sırada en çok korktuğu yer vardı. Kasap Osman…

Gözlem yapmayı çok severdi. Hatta tüm işi buydu onun. Yürüdüğü yol üzerinde bulunan dükkanların isimlerine de çok takardı mesela. Bunları ikiye ayırırdı. Biri Pilav Station, Dünya Döner Ben Köfte gibi kendini oynatan grup diğeri de Bakkal Mehmet, Pastacı Sami ve Kasap Osman gibi ekmeğinin peşinde olup yersiz gösterişten kaçınan grup. Bunların en güzeliydi Kasap Osman. Adama zaten baktığında Kasap Osman olduğunu anlıyorsun. Veriyor sana o duyguyu. Bir geliyorsun dükkanına, önce köpekler karşılıyor kapıda seni. Et sonuçta… çekiyor hayvanları tabii! Eğer sen de onun gibi korkuyorsan köpekten düğmeni ilikleyerek selamını verip öyle girersin içeri. Hele zaten çete halindelerse giremezsin belki de. Kasap yüz vermiyor bir de bunlara. Her şey para olmuş sonuçta. Saygı göstermen lazım çünkü adamlarda diyalog şu, ”Görüyor musun hıyar ağasını, nasıl da güveniyor parasına!” Neyse girdin bir şekilde içeri. Kasap Osman’la göz göze geldin. Öyle bir adamdı ki Kasap Osman, öyle bir sürtüyor ki bıçağı ete… sen zaten hebele hübele oluyorsun karşısında. “Ne istedin delikanlı?”  diye de girince kekeleyerek kıyma diyorsun. Kolay değil, Kasap Osman duruşu var bir kere adamda. “Kaç kilo?”  diyor sanki kokain siparişi alıyor herif. Sen sus pus dururken o, 1 kilogramı sarmış bile. Gitti haftalık. İşte Kasap Osman farkı. Neyse şimdi bütün Kasap Osmanları zan altında bırakmayalım.

Evin olduğu sokağa girdiğinde birden durdu. İlerde yoğun bir çevirme vardı. Belli ki intikam için ordalardı. Eliyle üstünü yokladı ama boştu. Gerisingeri dönerek diğer sokaktan dolaştı ve sonunda eve ulaştı. Hem geciken hem de nefes nefese gelen oğlunu görünce,

“Neden geciktin oğlum?”  diye sordu Gönül Hanım. Agâh yoğun verdiği nefeslerin arasından sıyırarak çıkardı cümlesini, “Bizim sokağı köpekler çevirmiş, giremedim. Üst sokaktan geldim.”

Aile kahvaltı için hazırdı. Amca Burhan ve hanımı Elif de oradaydı. Elif’i tanıdınız değil mi? Hani şu Doktor Elif yok mu? Ah şu Burhan Bey… az değildi. Salim Bey’in biricik kardeşi, oğlanların ilk arkadaşı, evin en büyük neşesi ve ortamların Faça Burhan’ı…

“Çocuklar hadi kahvaltı hazır!”  diye bağırarak haberi yayıyordu Gönül sultan. Evin dört erkeği adeta birer silahşör gibi masanın çevresine dağılarak yumuluverdi sofraya. Pazar kahvaltıları ayrı bir güzel olurdu bu evde. Çünkü Salim Bey’in evde kahvaltı yapabildiği tek gündü. Burhan Bey ile Elif Hanım da olunca masa iyice zenginleşiyordu tabii. İki farklı yumurta, börekler, poğaçalar, çeşit çeşit kahvaltılıklar ve sınırsız çay hizmetiyle Salimoğlu mutfağı iş başındaydı.

“Tonyukuk sana kaç kere dedim şu fırından ekmek alma diye! Gene bembeyaz ekmek…” 

“Baba sana kaç kere dedim bana Tonyukuk deme diye! Agâh benim adım. Söyle, inan sen de seveceksin.” 

“Ya babacığım işte ben gitseydim en pişkinlerinden alırdım, tam ağzına layık.”  diyerek bir söz atmaya çalıştı Alper ortaya ağzının boş kalan kısımlarından. Öylesine doluydu ki ağzı ne dediğini anlamak için aile uzun uzun bakıştı.

 “Oo beyimize bak hele. Biraz daha yatsaydın yatağına getirecektik kahvaltıyı.” 

“Baba dün maç vardı biliyorsun. Onun yorgunluğu yoksa ben uyumaktan hiç haz…”  kahkahalarıyla bitirdiği cümleye Salim Bey de “Bilmez miyim?” dedi ve hemen mutfağa çevirdi kafasını. Gönül Hanım hâlâ gelmemişti. “Hadi Gönül, yeter bu kadar.”

“Geldiiiim!”  dedikten 5 dakika sonra gelmiş, patates kızartmasını da masanın ortasına koymuştu.

“Anam benim döktürmüş yine.”  diyerek kopardığı ekmeği kıymalı yumurtaya batıracaktı ki Agâh, Gönül Hanım’ın ani bir hareketle kolunu tutmasıyla durdu. “Önce fotoğraf çekineceğiz.”

Gönül Hanım böyle şeylere çok önem verirdi. Onun için her anı gelecekte edilecek bir tebessümün yatırımıydı. Televizyon ünitesinin alt çekmecelerinde sakladığı koca koca fotoğraf albümlerinde akrabalarının, dostlarının hiç bilmedikleri fotoğrafları saklıydı. Aile ara sıra bu albümleri ortaya çıkarır, tüm akşam fotoğraflar ve anılar arasında kaybolur, onlarca kahkahanın ve yeni anıların biriktiği bir gün sonrasında “En kötü günümüz böyle olsun” temennisiyle akşamı noktalardı.

Ailenin özçekim sorumlusu Agâh, “Baba seninki daha iyi çekiyor.”  diyerek Salim Bey’den aldığı telefonla bir güzel fotoğrafı çekmiş ve teyzelerin, dayıların olduğu gruba göndermişti.

“Eee yeğenlerim başladınız mı üniversiteye hazırlanmaya?”  diye sert bir giriş yapmıştı Burhan Bey. O an sigara böreğini bükmekte olan Alper tıkanmış, üçüncü çayını kıtlama şekerle içmeyi seçen Agâh ise şeker yerine dudağını ısırmıştı. Salim Bey de elini sallayarak, “Nerede o günler…” deyiverdi ve ekledi, “Bunlar çalışmaya başlayacak da ben de göreceğim.”

“Aa daha var zamanları. Benim çocuklarım ne zaman başlayacaklarını bilir.”  diyerek kabuklarına çekilen oğlanların gün yüzüne çıkmasını sağlıyordu Gönül Hanım.

“Evet baba ya. Daha erken.”  diyerek lokmasını yutup su içen Alper’in imdadına Agâh yetişerek, “Daha 11.sınıftayız babacığım. Bunun yaz tatili var, 12’si var.”  dedikten sonra durdu ve Alper ile göz göze geldiler. Birden gülüşmeye başlayan ikili, “Daha çok varmış ya.”

“Onu bunu bilmem. Zaten havalar soğuk. Şu aralar elemana da ihtiyacım var. Finalde milletin kombisine su verirken bulmayın kendinizi.”

“Ağabey halleder benim yeğenlerim düşünme sen. Çok stres yapıyorsun, başında saç kalmadı.”  dedi ve güldü Burhan.

“Sorma. En sonunda ben de saç ektireceğim.”

“Boş ver baba ya, olduğun gibi kal.”

“Kalamıyorum işte sorun orda.”  dediğinde masada toplu bir gülüşme olmuştu. 

“Elif ne zaman belli oluyor bebeğin cinsiyeti?”  diye sordu Gönül Hanım. Malum Burhan ve Elif çifti bebek bekliyordu. Tamı tamına üç buçuk aylıktı. Ailede bunun heyecanı da son derece büyüktü.

“Az kaldı ablacığım. Hayırlısıyla bir doğsa… Ne zor işmiş bu ya? Öyle oturduğun yerden doğurtmaya benzemiyormuş valla. Zaten kucağımıza alalım da bir tane yeter.”  dediğinde çatalı sertçe masaya bırakan Burhan Bey şaka yollu bir ses tonuyla,

“Ne biri ya? Yarın öbür gün bu çocuk büyüyüp karşına dikildiğinde benim neden bir kardeşim yok derse ne diyeceksin? Yerin dibine girersin. Seni çıkarmam için de benim işten gelmemi beklersin ama ben o gün mesaiye kalırım!”  dediğinde Elif Hanım hariç herkes gülmüştü buna. Belli ki Elif Hanım da o anları canlandırıyordu kafasında.

“Oğlum sen berber değil misin ne mesaisi?”  diye sorduğunda Salim Bey, “Ağabey ya cumartesiye denk gelirse?”

“Eveet, herkesin mesleğini de verdiğimize göre biz artık çıkabiliriz.”  diyerek kaldırdı Agâh’ı Alper.

“O parça ekmek kiminse yesin hemen!”

“Akşam çorbayla yerim anneciğim.”  diyerek takıldı Agâh da kardeşinin peşine. Akşam büyük buluşma vardı. Alper uzun zamandır hoşlandığı Leyla’ya ilan-ı aşk edecekti. Bunun için de hediye bakacaklardı. Alelacele giyindikleri gibi evden çıktılar. Malamat’a metrobüs henüz gelmemişti. Metro desen belediye seçimlerindeki propaganda yasağının saatler öncesinde kalan kuru bir vaatten ibaretti. Bu yüzden minibüse binmeye mecburlardı. Pazar günleri minibüse binmek özellikle benim için tam bir zulümdü. Yer çekimine elinden geldiğince karşı koymaya çalışan şoförlerin oluşturduğu bir sektördü minibüsçülük. Hedeflerinde de daima ayakta giden yolcular vardı. Bizim oğlanlar da haliyle ayaktaydı. Düşmemek için verdikleri mücadele esnasında tüm güçlerini kollarında toplarken sıktıkları boyunları canımı yakıyordu. Daracık sokaklar, yokuşlu yollar derken oğlanlar şekilden şekle giriyor, tutundukları direklerle adeta bütünleşiyordu. Malamat’tan kalkan minibüslerde her zaman açık olan alakasız bir disko müziği vardır. Bu müzik altında mücadele veren oğlanlar adeta ritim tutuyor gibiydi. En son bir ani firende direğe sarılan Alper bir kahkahayla kendine gelmişti. Düşmemek için artık nasıl hareketler yapıyorlarsa direğe tutunarak, yaşlı yolculara yer vermekten aciz serseriler onların bu hareketlerini gülerek izliyordu.

“Ne gülüyorsunuz beyler, söyleyin biz de gülelim.”  diye kendini gösterdi Agâh.

“Hiç.”  diyebildi cam tarafında oturan ve henüz gelişimini tamamlayamamış kirpi.

“O zaman bir şey söyleyin de gülelim bitap düştük burada.”

“Siz ikiz misiniz?”  diye sordu hiç diyen çocuğun yanındaki. Üstelik ciddi ciddi cevap da bekliyordu sorusuna.

“Ne münasebet birader? Bu devirde yalnızlık başa bela. Klonladım kendimi.”  diye karşılık verdi Agâh. Kirpi ve yandaşlarının hemen önünde cama dayanmış teyzelerden biri,

“Aa siz ikiz misiniz?”  diye sordu. Alper yaka silkerek,

“Aslında beşiziz. Hep bir arada dolaşacağız diye bir şey yok sonuçta. Öğrendiğinize göre peşimizi bırakabilir misiniz?” 

“Hem ikizler, hem şakacılar hem de sahneye yakışıyorlar. Daha ne olsun?”  dedi direği göstererek kirpi ve hemen akabinde de indi minibüsün durduğu yerde arkadaşlarıyla. İkili bu ağır hakaretvari alayın ardından dayadı başlarını direğe ama çok uzun sürmedi bu kenetleniş. Bir vites değiştirme, iki firen derken yine savrulmuşlardı ki indiler en sonunda. Mağazaları tek tek dolaşmaya başladılar. Daha önce hiçbir genç kıza hediye almamışlardı. Öyle ki spor mağazasında eşofman takımı bakarken bile buldular kendilerini. Alper reddedilme korkusu yaşadığı için hiçbir kız arkadaşından da yardım alamamış, kendini gümrükte takılmış Çin Malı Cemal Süreya romantikliğindeki kardeşi Agâh’a bırakmış ama buna karşın onun önerilerine de kulak asmamış ve en sonunda kazak alma kararı almıştı. Ah ağzım olsa da konuşsam… bre çocuk kazak nedir? Ne pahalı ne de ucuz olan mağazalardan birine girdiklerinde kazak reyonlarına saldırmaya başladılar.

“Kızın bedeni neydi?”

“Bilmiyorum ki.” 

“Sizin bedenleriniz aynı aşağı yukarı. Sen denesene.”  dediğinde Agâh’a hiçbir tepki veremeden kabinde bayan, pardon kadın ya da kız kazağıyla bulmuştu Alper kendini. Tam bir sinir küpüydü. Avuçlayarak kaldırdığı saçları alnındaki teri belirgin kılmıştı.

“Beyefendi o hanımlar için yalnız.”  diyerek müdahale etmek isteyen görevliye, “Biliyoruz!”  diye karşılık verdi sertçe. Görevliyse gülümseyerek, “Saygı duyarız!”  diyerek uzaklaştı.

“Ne anladı lan bu? Döverim ben bunu.”  diye çıkacaktı ki Alper, durduruldu kardeşi tarafından. “Sakin ol bırak onu. Asıl meseleye odaklan.

“Birader ya bu kız bana hayır derse?”

“Aman Alper… başkasını bulursun. Yapmadığın şey sanki.”  diyerek güldü Agâh. Zaten başından beri ilgisizdi çünkü bu anları daha önce de yaşamıştı.

“Bu sefer farklı kardeşim. Hani filmlerde olur ya; birden ışıklar söner, etraf kararır ve sadece tek bir kişiyi görürsün. İşte Leyla öyle. Kalabalık bir caddede, onlarca insan arasında zorlanmadan seçebileceğim, boş kağıt verdiğim sınav sonrasında sınıftan çıkar çıkmaz karşımda gördüğüm için her şeyi unutup durmadan gülümseyebileceğim biri. Mecnun gibi çöle düşüp elimle koymuş gibi bulabileceğim bir iğne gibi. Aynı anda hem kavuşma hissini yaşatan hem de canımı acıtan biri.”  derken uzaklara dalmıştı Alper. Agâh ise sinirliydi.

“Kaç kere dedim sana benim bilgisayarıma dokunma diye. Kendin ol, taklitçi olma.”

“Kardeşim sen benim duygularıma tercüman olmuşsun. Ben bir daha neden uğraşayım? Hem sen-ben mi var?”

Sonunda beğendikleri kazağı hediye paketi yaptırdılar ve mağazadan çıktılar. Geldikleri gibi geri döndüler mahalleye. Leyla ile aynı mahallede yaşıyorlardı. Okulda sınıfları da karşı karşıyaydı. Velhasıl Alper haklıydı. Ayrıca duygularında da samimiydi. Leyla ile ortak bir arkadaş grubu sayesinde tanışmıştı. Çok da önemsemediği o arkadaşları birden onun için önem kazanmış, ilgi alanına girmeyen etkinlikler, hobisi olmuştu ama sadece hobi tabii. İnsan her hafta bir grup asosyal tiple buluşup süper kahraman filmi izler mi ya?

“Ne zaman senin için de bakacağız böyle hediyeler Agâh?”

“Aman Allah korusun. Böyle hediyeler bakacaksak hiç bakmayalım.”  diyerek konuyu kapatmak istedi Agâh ama Alper çok inatçı biriydi.

“Bırak şimdi. Yok mu biri?”  diye sordu ve olumsuz cevap alınca, “Olacaksa da platonik olmasın bu defa.”

“Onun kararını ben veremiyorum ne yazık ki.”  dedi ve uzaklara dalarak, “Arkadaş biri bana sağ olasın yerine sap olasın mı dedi anlamadım ki.”

Alper ve Agâh büyüdükçe inatla daha çok benzediler birbirlerine ama aralarında her zaman keskin bir fark vardı. Alper sosyal medyada kız arkadaşıyla fotoğraf paylaşırken Agâh aynı mecradan açılamadığı kıza sözler paylaşırdı. Belki de birinin ağzı, diğerinin eli işliyordu ama görülen o ki bu işlerde el pek işlev görmüyordu. İçinde çok iş geçen ama çok işsizce bir tespit oldu kabul.

Akşam ezanı okunmuş, namaz sonrası cemaat de dağılmıştı. Camiden ayrılıp evinin yolunu tutan gençler dünyanın en gergin saatlerini –pazarı pazartesiye bağlayan saatleri- kar yağsın, hoca gelmesin, ne olursa olsun ama okul olmasın tarzında dualar ederek geçirirken Salimoğlu Kardeşler Malamat’ın evlerine 1 saat uzaklıktaki sahiline gitmiş, Leyla’yı beklemek için yerlerini almıştı. Alper denizin tam karşısında bir bankta otururken Agâh onları gördüğü ama onların kendisini göremeyeceği bir ağacın arkasına yaslanmıştı. Alper tek kulağına kablosuz bir kulaklık takmıştı. Gazeteden çıkan kuponları biriktirerek almışlardı. Yoksa nerede? Alper’in sıkıştığı yerde Agâh devreye girecekti. Kararan hava sonrasında sahildeki aydınlatma lambaları tek tek devreye girerken köşe başında beliren ayakkabılarından tanıdı Alper onu. Önce ayağa kalktı, sonra geri oturdu. Eliyle yakasını düzeltti, saçına son bir kez şekil verdi, Leyla’nın oturacağı yeri eliyle bir kez daha temizledi. Leyla açılan her bir aydınlatma lambasının verdiği ışıkla daha da belirginleşiyordu. Göz göze geldikleri anda Alper bir türlü yer bulamadığı ellerini cebine koyarak sakinleştirmişti. Sarı saçlarını giydiği kiremit rengi kabanının omuzlarına seren Leyla gülümseyerek selam verdi Alper’e. Kahverengi sırt çantasını kucağına alarak oturdu banka. O sırada ayakta olan Alper de ağır ağır oturdu hemen yanına. Bembeyaz teni soğuktan kıpkırmızı kesilmişti Leyla’nın. Makyajsızdı. Doğallıktan yanaydı. Alper de en çok onun sade görünümüne vurulmuştu.

“Kırmayıp geldiğin için teşekkür ederim Leyla.”  dedi Alper. Leyla tek kaşını kaldırarak, “Rica ederim de diğerleri nerede?”  diye sordu incecik sesiyle.

“Hangi diğerleri?”

“Sumru’nun doğum gününü kutlayacaktık ya. ”  

“Hee…”  dedi ve kekelemeye başladı Alper. Onları dinleyen Agâh kardeşinin bu hallerine gülerek karşılık veriyordu.

“Sumru vazgeçmiş de iptal oldu. Kaç yaşına geldim ne doğum günü kutlaması dedi.”

“Nasıl ya?”

“Ben de anlamadım.”

“Bana niye haber vermedi? Bir de sen neden geld…”  dedi ve durdu Leyla. “Neden buradayız?”  diye sordu hemen sonrasında.

“Aslında Sumru henüz doğmadı. Daha doğrusu bugün doğmadı. Zaten Sumru diye isim mi olur? Yok uskumru.”  diyerek içler acısı olan haline bir de anlamsız bir kahkaha eklemişti.

“Alper!” 

“Leyla!”  dedi ve derin bir nefes alarak, “Ben seninle bir şey konuşmak istiyordum.”  diyerek arkasında sakladığı hediyeyi ona uzattı. Paketi görünce aniden yumuşadı yüzü Leyla’nın. Hiç sorgulamadan açtı paketi. Paketin içinden çıkan boğazlı kazağı omuzlarından tutarak kaldırdı. Alper denerken boynunu kapattığı için mi göremedim nedir, bu ne? Belirli bir rengi olmayan ve boğazından eteğine kadar şeritlerle renkten renge boyanan bir kazak sallanıyordu Leyla’nın elinde.

“Kim seçti bunu?”  dedi gülerek.

“Tabii ki de ben!”  dedi çok beğendiğini düşünerek Alper.

“Beni bunun içinde hayal edebildin mi gerçekten?”  dediğinde o kazağın içinde olduğu anlar geldi Alper’in aklına ve içinden söylenmeye başladı. Leyla tekrar söze girerek, “Teşekkür ederim tabii… ama ne içindi bu?”

“Geçen cuma törende beklerken çok üşümüşt…”  derken sözünü keserek sordu tekrar Leyla.

“Başka?”

“Eee… şey. (Söylediklerimi tekrar et.”  diyerek kulağına fısıldayan Agâh’ın sesine kapılan Alper tekrarlamaya başladı, “Seni gördüğüm o günden beri kalbim pe…”  dedi ve sustu Agâh akabinde de Alper. Göz ucuyla telefonuna bakan Alper şarjının bittiğini fark etti. Durumu kurtarması gerekiyordu. Belki de bu bir işaretti. Kendi yapmalıydı. Çünkü gerçekten hoşlanıyordu ve bu anı kendi yazmalıydı. Keşke yapsaydı.

“Özür dilerim. Başından beri saçmaladım. Pek bilmem de böyle şeyleri.”

“Devam et az önce söylediğin şeye.”  derken heyecanlıydı Leyla. Benim bile görebildiğim bu heyecanı Alper bırak kullanmayı görmekten acizdi.

“Onu boş ver de. Bak ne diyeceğim.”  dedi ve aklına Rocky filminden gelen o ölümsüz repliği cümleye döktü, “Önümüzdeki 40-50 yıl için başka bir planın yoksa sevgili olur muyuz?”

“Yuh!”

“Ne?”

“Oluruz hacım, hiç olmaz olur muyuz?”  dedi gülerek Leyla.

“Hacım mı?”

“Moruk mu deseydim?”  dedi ve ayağa kalktı Leyla. “Sen bu üslupla anca halı sahaya adam bulursun.”  dedi ve el sallayarak uzaklaştı. Alper olduğu yere gömülmüştü. Leyla’nın gitmesinin ardından koşa koşa gelen Agâh olanları öğrendiğinde,

“Hangi ormanın odunusun sen? Biz emin miyiz cidden kardeş olduğumuza acaba?”

“Dedim sana kafa kız! Hacım falan da diyor, tam bana göre iki gözümün çiçeği.”

“Kardeşim kız seni alaya almış, bir sana odun demediği kalmış.”

“Ama bu üslupla dedi. Demek ki üslubumu değiştirirsem olabilir ya da… of bilmiyorum ya. Ne bu ya oyuncağı olduk milletin bir günde.”

Kardeşini ilk defa böyle gören Agâh elini omzuna atarak, “Güzel olan her şey zor değil mi kardeşim? Böyle somurtursan bin alay işitirsin. Bugün geri kalan hayatının ilk günü. Bırak bizi ezsinler. Ben hissediyorum bu kitap uzun soluklu olacak ve sonunda herkes kazanacak.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.